HAC VE UMRE ZİYARETİ YAPANLARA HAZRET-İ İBRAHİM’İN DUÂSI

0

Haccın îfâ edildiği mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle feyizlenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne bir gönülle hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin mânevî izlerini arar ve onların hâtıralarından feyz alırlar. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mekânlar, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.

Oralarda dâimâ Allâh’ın rahmet, mağfiret ve bereketi hatıra gelir. Bu itibarla haccın bir gâyesi de Rabbimiz’in o mübârek mekânlardaki nişânelerine tâzîm ve hürmet göstermek, oradaki mukaddes makamların hâtırası ile gönülleri feyizlendirmektir.

HAC VE UMRE ZİYARETİ YAPANLARA HAZRET-İ İBRAHİM’İN DUÂSI

Hac ve umre niyetiyle o mübârek topraklara ayak basanlar, İbrâhim -aleyhisselâm-’ın:

“Yâ Rab! Günahlarımızı bağışla, affet! Sen en büyük Rahmân ve Rahîm’sin. Yâ Rab! Benim evlâdımı da benim yoluma, benim dînime sâlik kıl!” duâlarına iştirâk ederek bu duâlardaki feyz ü berekete mazhar olurlar.

Bu ve benzeri sayısız nîmet ve mazhariyet, mü’min gönülleri o mübârek mekânların hasret ve iştiyâkıyla tutuşturmuştur. Nice aşk kâfileleri kâh:

Görmez oldum ırak ile yakını,
Güzel Kâbetullâh varayım sana!

terennümleriyle inlemiş, kâh:

Ey bâd-ı sabâ, uğrarsa yolun semt-i Harameyn’e
Selâmımı arz eyle Rasûlü’s-Sekaleyn’e!..

“Ey sabah rüzgârı! Eğer yolun Mekke ve Medîne’ye uğrarsa oralara ve bilhassa ins ü cinnin Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya selâmlarımı arz eyle!” ifâdeleriyle o mübârek beldelere ve Âlemlerin Efendisi’ne muhabbet dolu selâmlar göndermişlerdir.

Bu muhabbet tezâhürleri gönüllerde öyle derinleşmiştir ki, kudsî topraklara gidenlerin duâ ve selâmlarla uğurlanmaları, âdeta bir gelenek hâline gelmiştir. Hacca gidenlerin kulaklarına fısıltı hâlinde söylenen aşk ve muhabbet dolu gönül taleplerini, şâir şöyle dile getirir:

Geçtiğiniz yollara,
Bizden selâm götürün!
Hak dost diyen kullara,
Bizden selâm götürün!..

Varın haccı îfâya,
Erin sonsuz safâya,
Muhammed Mustafâ’ya
Bizden selâm götürün!..

Mekke ile Medîne,
İki eşsiz hazîne,
Çihâr yâr-i güzîne,
Bizden selâm götürün!

Lebbeyk deyip boyuna,
Koşun zemzem suyuna,
Benî Hâşim soyuna,
Bizden selâm götürün!

Girersiniz ihrâma,
El sürmeden harâma.
Sahâbe-i kirâma,
Bizden selâm götürün!..

Yalvarıp Rabbimize,
Duâlar edin bize,
Muazzam Kâbe’mize,
Bizden selâm götürün!

Girenler aşk bağına,
Düşmez gaflet ağına,
O güzel Nûr Dağı’na,
Bizden selâm götürün!..

Girip kalb-i Hatîm’e,
Secde edin Rahîm’e,
Makâm-ı İbrâhîm’e,
Bizden selâm götürün!..

Hak’tan gelen berâta,
Açılan her kanata,
Minâ’ya, Arafât’a,
Bizden selâm götürün!..

Cennetü’l-Bakî’mize,
Gülşen-i pâkimize,
Şol ferah-nâkimize,
Bizden selâm götürün!..

TAYY-İ MEKÂN İLE HACCA GİTMEK

Evvelden beri işte bu aşk ve muhabbetin tuğyânı içinde yaşayıp gönüllerini teskîn edemeyen nice Hak dostları, tayy-i mekâna nâil olarak o rahmet beldesine koşmuşlar ve namazlarını oralarda îfâ etmişlerdir. Hattâ onlardan bazıları, oraların aşkı ile yanışları had safhaya ulaşmış olup ancak gidebilecek durumda olmayan nice fakir âşıkları da bu lutuftan nasibdâr kılmışlardır.

KADI MAHMÛD VE ESKİCİ MEHMED DEDE

Nitekim Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin mâneviyat semâlarına kanat açmasına vesîle olan şu hâdise meşhurdur:

Bursa kadısı olduğu yıllarda Hüdâyî Hazretleri’nin önüne garip bir dâvâ gelir. Bir kadın, kocasından şikâyetçi olarak şunları söyler:

“–Kadı Efendi! Kocam her sene hacca gitmeye niyet eder, fakat fakirlikten dolayı bir türlü imkân bulup gidemez. Bu sene de hacca gideceğim diye tutturdu. Hattâ: «–Eğer bu sene hacca gidemezsem seni boşayacağım!» dedi. Daha sonra kurban bayramına yakın ortalıktan kayboluverdi. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp, hacca gidip geldiğini söyledi. Hiç böyle bir şey olur mu? Kadı Efendi! Artık bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum!..”

Kadı Mahmûd Efendi, yapılan şikâyetin tahkîk edilmesi için kadının kocasını çağırtır ve ona hanımının söylediklerinin doğru olup olmadığını sorar. Adam cevâben:

“–Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten hacca gidip gelmiş bulunmaktayım. Hattâ o mübârek beldelerde bazı Bursalı hacılarla da görüştüm ve kendilerine, getirmeleri için birtakım hediyeler emânet ettim.” der.

Kadı Mahmûd Efendi, şaşkınlık içinde:

“–Bu nasıl olur efendi?!” diye sorunca adamcağız anlatmaya başlar:

“–Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de hacca gidemeyince, büyük bir üzüntüyle Eskici Mehmed Dede’ye gittim. O da, benim elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda Kâbe’deydim!..” der.

Böyle bir mânevî tasarrufa ilk defa şâhid olan Kadı Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifâdelerini kabul etmez.

Bunun üzerine hâlâ mukaddes topraklardaki rûhâniyet ve mâneviyat iklîminin taze hissiyâtı içinde olan adamcağız, saf, fakat düşündürücü bir karşılık verir:

“–Kadı efendi! Allâh Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan, bir anda bütün dünyâyı dolaşıyor da, Allâh dostu olan has bir kul, niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin?!”

Kadı Mahmûd Efendi, bu cevâbı gâyet mânidar bularak kararı Bursalı hacıların dönüşüne tehir eder. Bursalı hacılar döndüğünde de yaptığı tahkîkat neticesinde meseleyi olduğu gibi öğrenir ve büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde dâvâyı iptal etmek zorunda kalır. Fakat yüreğine muammâlı bir kor düşer. Ardından Eskici Dede vesîlesiyle Üftâde Hazretleri’nin mânevî halkasına dâhil olarak cihan kutbu bir gönül sultânı olur.

MÜBAREK TOPRAKLARA DUYULAN HASRET VE İŞTİYAK

Diğer taraftan o mübârek topraklara duyulan hasret ve iştiyak; sâdece kumlu çölleri seyretmek için değildir. Oralara yöneliş; İbrâhim -aleyhisselâm-’ın makâmını, İsmâil -aleyhisselâm- ve evlâdının vatanını ziyâret içindir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğup büyüdüğü, İslâm’ı tebliğ ettiği toprakları görmek, O yüce Varlık Nûru’nun teneffüs ettiği havayı ciğerlerimize ve gönüllerimize doldurmak gâyesiyledir. Hak dostu bir şâir ne güzel söyler:

“Baştan aşağıya nereye göz gezdirsem, sayısız mûcize, kalbin eteğine yapışıp: «İşte asıl mekân burası!» der.”

Bu ifâdeler, sadece şâirâne bir hissiyât değil, aynı zamanda ilâhî bir hakîkattir. Cenâb-ı Hak buyurur:

فِيهِ آياَتٌ بَيِّناَتٌ

“Onda nice apaçık işâretler vardır…” (Âl-i İmrân, 97)

Dolayısıyla o kudsî mekânlarda, gözlerindeki gaflet perdelerini aralayarak gönül gözleriyle etrâfa bakanların îman deryâları coşar, aşk ve muhabbet-i ilâhî, bütün varlıklarını sarar. Nereye nazar etseler, oradan yüce bir vecd ve istiğrak kendilerini kaplar; böylece gözleri yaşarır, dilleri dâimâ tesbîh ve tehlîl ile meşgul olur. O mübârek beldelerdeki bütün vakitlerini yüksek bir edep ve hürmet hâli içinde geçirirler.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hacc-ı Mebrur ve Umre, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar