“GAYB”A İMÂN ETMENİN KIYMETİ

0

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

“Memleketin bir ucunda, hudutta bulunan bir kale muhafızı; pâdişahtan ve pâyitahttan çok uzaklarda bulunduğu hâlde, kaleyi düşmanlardan korur, gözetir. Kendisine hadsiz, hesapsız rüşvet teklif edilir, yine de kaleyi düşmanlara satmaz. Çok uzaklarda, hududun bir ucunda, padişah oralarda yok iken, sanki yanı başında imiş gibi, ona vefâ gösterir. Padişahın nazarında o uzaklardaki muhafız; huzurunda bulunan ve can fedâ edenlerden daha iyidir.”

Bu çerçevede;

Bizler Cenâb-ı Hak’la ne kadar beraberiz? Hazret-i Peygamber’le ne kadar beraberiz? Allah dostlarıyla ne kadar beraberiz?

“Padişahın yanında bulunmadığı, çok uzaklarda olduğu hâlde; yarım zerre kadar padişahın yapılmasını emrettiği vazifeye gösterilen bağlılık, sevgi, onun huzûrunda yüz bin kat hizmet etmekten daha üstündür.”

Çünkü;

“Gayba îmân edip, huzûrunda olmadığı hâlde, huzûrunda imiş gibi ibâdet ve kulluk etmek, ne güzeldir. Efendisinin huzûrunda değilken de kulluğu korumak, itaattan çıkmamak çok kıymetli bir şeydir.

İHSÂN NEDİR?

Hazret-i Mevlânâ, bu misal ile ihsan şuurunu ne güzel ifade etmiştir. İhsan; Cibril Hadîsi’nde Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz tarafından şöyle tarif edilir:

اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللّٰهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ
فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ

“İhsan; Allâh’a, O’nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor.” (Müslim, Îmân, 1, 5; Buhârî, Îmân, 37; Tirmizî, Îmân, 4; Ebû Dâvûd, Sünnet, 16)

Belli frekanslar arasını işiten kulaklarımız gibi, gözlerimiz de ancak belirli ışıkları seçebilmektedir. Meselâ; kızıl ötesi, mor ötesi ışınları görmemektedir. Yine mikroskobik âlemleri göremediğimiz gibi, başımızı kaldırdığımızda gökte gördüğümüz de ancak bize oldukça yakın âlemin manzarasıdır. Berrak bir gökyüzünde geceleyin gördüğümüz en yakın yıldızın görüntüsü, altı dakika öncesine aittir. Çünkü en yakın yıldız bize, ışığını altı dakikada gönderebilecek uzaklıktadır. Maddî âlemde dahî görme hâssamız böyle dar sınırlar içerisinde iken, Azîz ve Müteâl Rabbimiz’i dünya şartlarında görebilmemiz mümkün değildir.

Diğer yandan ise Cenâb-ı Hak, kâinatta zuhûrunun şiddetinden gāibdir. Her şey O’nun sıfatlarının tecellîleridir. Görmek isteyen her zerrede O’nun Zâtını görmese de sıfatını görerek sadece O’nu hisseder; O’nun varlığı, birliği, rahmeti, adâleti ve muhabbeti ile dolar.

İnsan; ölümüyle birlikte başka bir âleme geçecek ve imtihan gereği, dünya hayatında kendisinden perdelenen gayb âlemini görmeye başlayacaktır. Fakat bu görüş çok geçtir:

“Allâh’a îman ve ibâdet ancak Allâh’ı görmezken, gaybda iken makbuldür, ölümden sonra gayb âlemi bütün güzelliği ile meydana çıkınca; «Şimdi inandım.» demek mânâsızdır.”

Nitekim Firavun; Hazret-i Musa’nın riyâsetinde Mısır’ı terk eden İsrailoğullarının peşinde, yarılan denizden geçerken, birden dalgalar arasında kaldı; boğulma ânında, açılan perdelerde hakikati görünce;

“…«Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı İlâh’tan başka ilâh olmadığına ben de îmân ettim. Ben de müslümanlardanım!» dedi.” (Yûnus, 90)

Fakat Cenâb-ı Hakk’ın cevabı acı oldu:

ŞİMDİ Mİ?

“Şimdi mi (îmân ettin)! Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.”(Yûnus, 91)

Demek ki mârifet; perdeler kalkıp baş gözü de görür hâle gelmeden önce, kalp gözüyle görebilmekte. İbret gözüyle idrâk edebilmekte. Bir başka ifadeyle ölmeden evvel ölebilmekte.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2013 Ay: Mart Sayı: 97

Paylaş.

Yorumlar