EVLİLİKTE ARANACAK İLK ŞART

0

Evlilikte aranacak ilk şart, “dindarlık”tır. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de kızı Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’yı Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a nikâhlarken dindarlık ve güzel ahlâkın, maddî imkânlardan daha önemli olduğunu bizzat yaşayarak göstermişlerdir.

Yaratılış hikmetlerine binâen hanımlar, ulvî bir vazife olan anneliğin gerektirdiği müstesnâ bir duygu derinliği ile donatılmışlardır. Bu yüzden çok hissî ve nâzik varlıklardır. Maddî yapıları da erkeğe göre daha zayıftır. Toplum hayatında, bir erkek kadar dirençli ve kuvvetli değildirler. Kazanç ve geçim noktasında da ekseriyetle kocalarına tâbî durumdadırlar.

Bu bakımdan nikâh rûhâniyeti altında meşrû bir âilenin temelleri atılırken hanımların bu zayıflıklarına mukābil, onlara Cenâb-ı Hak tarafından özel bir ikrâm olarak “mihir” hakkı lutfedilmiştir.

Bilindiği üzere mihir, bir hanımla evlenmek isteyen erkeğin, o kadının şahsına, kadının isteği ve kendisinin imkânları nisbetinde ödediği bir nevî “evlilik teminâtı veya ikrâmiyesi”dir. Kadın, bu mihirle boşanma veya ölüm gibi durumlarda belli bir müddet de olsa kendi ihtiyaçlarını karşılayacaktır.

İSLAM’DA BAŞLIK PARASI YOKTUR

Mihir, başlık parası değildir. Çünkü başlık parası, kadının baba veya velîsine ödenirken; mihir, kadının bizzat kendisine ödenmektedir. Zaten İslâm’da başlık parası diye bir şey de yoktur!

Mihir, maddî ve dünyevî bir teminattır. Lâkin bütün insanlığın asıl ve en büyük ihtiyacı, âhirette fayda verecek mânevî teminatlaradır. Maddî imkânın verilmesindeki gâye de, kadının mânevî hayatını korumak, yani iffet vasfını ve hanımlık haysiyetini muhâfaza etmektir. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nikâhta imkânı olanların hem maddî, hem de mânevî mihirler ile kadınların haklarını teslîm etmelerini tavsiye etmişlerdir. Fakat maddî imkânsızlık durumunda, hâlet-i rûhiyesi müsâit olan takvâ ehli hanımlara da, dünyevî bir metâdan ziyâde, uhrevî bir kazanç olacak bir mihre râzı olmalarını telkîn etmişlerdir.

ASR-I SAADETTE BİZE DERS VEREN BİR DÜĞÜN

Asr-ı saâdette yaşanan şu hâdise, bunu ne güzel îzah eder:

Bir kadın, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e müracaat ederek kendisini “hibe” etmek sûretiyle O’nunla evlenmek istediğini bildirdi. Allah Rasûlü’nün sessiz kalması üzerine de, ashâb-ı kiramdan biri çıkıp bu kadına tâlip oldu. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tâlip olan sahâbîye:

“–(Mihir olarak) verebilecek neyin var?” buyurdu.

Sahâbî:

“–Hiçbir şeyim yok!..” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Git, basit bir yüzük bile olsa bul, gel!” buyurdu.

Adam gitti, bir müddet sonra tekrar geldi:

“–Vallâhi yok, hiçbir şey bulamadım, basit bir yüzük bile… Ama şu izârım (elbisem) var, yarısı onun olsun.” dedi.

Adamın belden yukarısını örtecek bir elbisesi bile yoktu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bir tek izârınla ne yapabilirsin ki?! Onu sen giysen, bundan kadına bir şey kalmaz, o giyse sana bir şey kalmaz!..” buyurdu.

Adam oturdu. Bir hayli oturduktan sonra nihâyet ayağa kalktı. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu yanına çağırdı. Kendisine:

“–Ezberinde Kur’ân’dan ne var?” buyurdu. O da:

“–Şu sûre, şu sûre var.” diye ezberindeki bütün sûreleri saymaya başladı. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Kur’ân’dan ezberlerine karşılık, onu sana nikâhladım.” buyurdu. (Buhârî, Nikâh, 49)

Bu kıssadan çıkarılabilecek iki ehemmiyetli ders bulunmaktadır:

Birincisi, bir hanım sahâbînin Allah Rasûlü’ne olan muhabbet, bağlılık ve teslîmiyetidir. Çünkü bu muhabbet ve bağlılık, onu hiçbir maddî karşılık beklemeden kendisini Allah Rasûlü’ne “hibe” etmeye kadar götürmüştür.

Bilindiği gibi Cenâb-ı Hak, -sadece Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mahsus olmak üzere- kendisini Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hibe eden kadınlarla evlenmesine izin vermiştir. Bu mevzûdaki âyet-i kerîme şöyledir:

“Ey Peygamber! Mihirlerini verdiğin hanımlarını, Allâh’ın Sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan câriyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin Sen’inle beraber göç eden kızlarını Sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini Peygamber’e hibe eden (bağışlayan) mü’min kadını, diğer mü’minlere değil, sırf Sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık)…” (el-Ahzâb, 50)

Bu âyet-i kerîme mûcibince, kendisini Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hibe edecek kadar O’nu çok seven bu hanım, Allah Rasûlü’nün sükûtu ile karşılaşmıştı. Şüphesiz ki bu sükût da, o hanımın hassas yüreğini yaralamamak içindi.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu sessizliğini dikkate alan, ashâb-ı kiramdan bir zât, Allah Rasûlü’nden izin isteyerek bu hanıma tâlip oldu. Burada yine o gönlü yüce hanımın, Peygamber Efendimiz’e ne büyük bir teslîmiyet hâlinde olduğu görülmektedir. O, Allah Rasûlü’nün müsaade ve teşvik etmesini, kendisi için âdeta bir emir telâkkî etmiş ve bu fakir sahâbî ile evlenmeye râzı olmuştur.

KİM İLE EVLENMELİ?

Kıssadaki ikinci ehemmiyetli nokta ise, bu hanımla evlenmeye tâlip olan şahsın, dünyevî bakımdan hiçbir şeye mâlik olmamasıdır. Hattâ basit bir yüzüğe bile…

Maddî yönden bu kadar sıkıntıda olan birisi ile evlenmek, bir hanım için, hele günümüz şartlarında “akıl ve mantık dışı” gelebilir. Çünkü günümüzde herkes, kendi dünyasını garantiye almak peşindedir. Evi, arabası, iyi gelir getiren bir işi olmayan bir erkek, ne kadar sâlih bir kimse olursa olsun, müracaat ettiği pek çok kapıdan geri çevrilebilmektedir. Hâlbuki Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Dîninden ve ahlâkından hoşnut olduğunuz birisi size geldiğinde ona kızınızı nikâhlayınız. Şâyet böyle yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve fesat çıkar.” buyurmuştur.

Bunun üzerine ashâb-ı kirâmın:

“–Yâ Rasûlâllah! Şâyet onda fakirlik ve soy düşüklüğü (kimsesizlik, gariplik veya mâruf bir sülâleden olmama durumu) varsa?” şeklindeki sorularına da yine:

“–Dîninden ve ahlâkından hoşnut olduğunuz birisi size geldiğinde ona kızınızı nikâhlayınız. Şâyet böyle yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve fesat çıkar.” buyurmuş ve bu sözü üç defa tekrar etmiştir.[1]

Yani evlilikte aranacak ilk şart, “dindarlık”tır. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de kızı Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’yı Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a nikâhlarken dindarlık ve güzel ahlâkın, maddî imkânlardan daha önemli olduğunu bizzat yaşayarak göstermişlerdir.

FAKİR OLDUĞUNU BİLE BİLE O SAHABİ İLE EVLENDİ

Kıssada bahsedilen o mübârek hanım sahâbî de, müstakbel beyinin fakr u zarûret içinde olduğunu bile bile onunla evlenmeye rızâ göstermiştir. Çünkü evleneceği sahâbî, Kur’ân-ı Kerîm okumayı bilmekte ve bunu kendisine öğretmeyi kabul etmektedir. Yani o hanım sahâbî, kendisini dünyevî olarak değil, uhrevî olarak teminat altına alabilme gayreti içinde idi.

Çünkü o mübârek hanım, dünyanın geçici olduğunu, bu dünyada rahatlık içinde yaşasa da, âkıbet, kendisini ölüm ve âhiretin beklediğini bilmektedir. O âhiret yurdu ki, orada tek geçer akçe, îman ve sâlih ameldir. Bu hanım sahâbî de, önce hiçbir dünyevî karşılık beklemeksizin kendisini Allah Rasûlü’ne hibe etmeyi düşünmüş, ardından da O’nun işaretiyle yine hiçbir maddî talepte bulunmaksızın Kur’ân öğrenmeyi mihir olarak kabul etmiştir.

Ten rahatlığı ve nefsâniyet planında bir hayatı arzulayanlar, bu hanımın nikâh esnâsında gösterdiği fedâkârlık ve teslîmiyet anlayışını, tuhaf ve acâyip karşılayabilirler. Çünkü günümüzde bilhassa rûhânî ve mânevî kıymet hükümleri tepetaklak olmuş ve bâzı çarpık bakış açıları toplumda iyice kök salmıştır. Bundan dolayıdır ki, fedakârlık unutulmakta, hattâ enâyilik olarak görülmektedir. Böyle mâneviyattan uzak ve materyalist temellere oturan bir düşüncenin, uhrevî saâdet bakımından doğru hükümler vermesini beklemek zordur.

YÜKSEK MİKTARDA MİHİR İSTENİR Mİ?

Diğer taraftan, misâlimizdeki hanım sahâbînin gösterdiği fazîlete bakarak bütün hanımların, mihir gibi en önemli haklarından birisinden vazgeçmelerini beklemek de doğru değildir. Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- devrinde yaşanmış şu hâdise, meseleye farklı bir açıdan da bakmayı îcâb ettirmektedir:

Hazret-i Ömer’in halîfelik yıllarında hanımların yüksek miktarlarda mihir talep etmeye başlaması sebebiyle birçok insan evlenemez hâle gelmişti. Bu husustaki şikâyetler üzerine, Halîfe Hazret-i Ömer, kânunî bir düzenleme yapma ihtiyacı hissederek Rasûlullâh’ın minberine çıktı ve:

“–Görüyorum ki kadınlar, çok yüksek mihirler istiyorlar. Bu da evlenmeyi zorlaştırıyor. Ben, mihrin 400 dirhemden fazla olmasını uygun bulmuyorum!..” dedi.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- daha sözünü tamamlamamıştı ki, dinleyen cemaat arasından Kureyşli bir hanım îtiraz ederek:

“–Ey halîfe! Senin buna hakkın yoktur! Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde mihir için herhangi bir üst sınır tâyin etmemiştir. O hâlde sen, nasıl olur da kadınların mihirlerini 400 dirhemle sınırlandırabilirsin?” dedi ve ilgili şu âyet-i kerîmeyi okudu:

“Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mihir vermiş olsanız dahî ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız?” (en-Nisâ, 20)

DİLEYEN HANIM DİLEDİĞİ KADAR MİHİR TALEP EDEBİLİR

Kadının bu haklı îtirâzı ve âyet-i kerîmeden getirdiği delil, Hazret-i Ömer’i yaptığı hatadan geri döndürmeye yetti. Tekrar minberden şu târihî hitapta bulundu:

“–Allâh’ım, beni bağışla! Bütün insanlar Ömer’den daha âlim!.. Ey insanlar! Ben size 400 dirhemin üzerindeki mihri yasaklamıştım. Artık dileyen dilediği kadar mihir vermekte serbesttir.” (İbn-i Hacer, Metâlib, II, 4, 5)

Bu kıssada Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın ilâhî sınırlar karşısında gösterdiği hassâsiyet de takdîre şâyandır. O, kalabalık bir cemaat önünde yaptığı yanlışı düzeltmeyi, bir gurur meselesi hâline getirmemiş ve Allah Teâlâ’nın hükmüne bütün kalbiyle boyun eğmiştir.

Velhâsıl, mihir için maddî olarak alt sınır bulunmadığı gibi, üst sınır da yoktur. Dileyen hanım, dilediği kadar mihir talep edebilir. Dileyen de ilk başta verdiğimiz misaldeki gibi, sadece uhrevî bir kazancı, mihir olarak talep edebilir.

Yine takdîre şâyandır ki, günümüzde de birçok kıymetli kızımız, nikâhlarında dünyevî miktara ehemmiyet vermeyerek az bir dünyalığa ilâveten, ekseriyetle hac ve umre masraflarını mihir olarak teklif etmektedirler. Böylece kendilerine tanınan bu hakkı, mânevî bir kazanca dönüştürme firâsetini göstermektedirler.

[1] eş-Şeyh Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcu’l-Câmî li’l-Usûl fî Ehâdisi’r-Rasûl, Mısır, 1961, K. Nikâh ve’t-Talâk ve’l-İddet, II, 284.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Bir Nasihat, Binbir İbret, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
EN YÜCE BİLGİ

Âlimlerimiz, ilmin şerefini konusuna göre değerlendirmişlerdir: “En şerefli bilgi “Mârifetullah” yâni “Allah’ı tanıma” bilgisidir.” Hatta yaratılışımızın en önemli gâyesi olarak...

Kapat