TEVBE BOZULUNCA YAPILMASI GEREKENLER

2

Tekrar tekrar tevbeden dönmek, ahret hayatını karartacak bir âfettir. Bu nevî tevbeye muhtaç tevbelerden Allâh’a sığınmak gerekir.

Tevbenin birtakım kabul şartları vardır:

SAMİMİ BİR NEDÂMETLE TEVBE ET

Hepimiz bir imtihan dünyasındayız. Yarın Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna hesap vermeye gideceğiz. Önümüzde ya cennet ya da cehennem olacak. Tekrar dünyaya dönmeye bir imkân da bulunmayacak. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de, âhirette yaşanacak acıklı manzaralardan haber vererek bizleri şöyle îkaz ediyor:

Onlar orada (yani cehennemde):

«Rabb’imiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine sâlih ameller işleyelim!» diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” (Fâtır, 37)

TEVBE NASIL YAPILMALI?

İşte bu müşkil duruma düşmekten kurtulmamız için Rabb’imiz bizden samimî ve dürüst bir kulluk istiyor.

Fânî dostluklarda bile samîmiyet aranır. Hiç kimse riyâkârlığa, ikiyüzlülüğe muhatap olmaktan hoşlanmaz. Herkes dürüst ve samîmî insanı sever. Cenâb-ı Hak da her şeyde olduğu gibi tevbede de dürüstlük istiyor ve:

Ey îman edenler! Nasûh (tam bir sıdk ve ihlâs ile) tevbe ederek Allâh’a dönün…” (et-Tahrîm, 8) buyuruyor.

Günahtan tevbe, nedâmet ve istiğfardan ibârettir.” (Ahmed bin Hanbel, VI, 264) hadîs-i şerîfinden de anlaşılacağı üzere gerçek bir tevbe, derin bir pişmanlıkla başlamalı; günah kirleri samimî gözyaşlarıyla temizlenmelidir. Zîrâ bazen bir günah, affı için bin gözyaşı ister; bazen de bir damla samimî gözyaşı, bin günahı temizler.

Günahları yıkayıp temizleyen gözyaşı; ilâhî muhabbet bağına girenler için bir tevbe pınarıdır, Hakk’ın ümit dergâhıdır. Bütün ümitlerin kesildiği anda bu dergâhın eşiğinde ağlayabilenler, gerçek bahtiyarlardır. Bu hakikati Hazret-i Mevlânâ ne güzel dile getirir:

Nedâmet ateşiyle dolu bir gönülle ve nemli gözlerle duâ ve tevbe et! Zîrâ çiçekler, güneşli ve nemli yerlerde açar!

İŞLEDİĞİN GÜNAHLARA GERİ DÖNME

Tevbe, ya küfürden ya da günahtan olur. Küfürden tevbe edip îman edenin tevbesi, kesinlikle makbuldür ve bu tevbe daha önceki bütün günahları siler. Günahtan tevbe edenin tevbesi ise samimiyet ve pişmanlıkla yapıldığı takdirde makbuldür. Bunun şartı da kulun tekrar o günaha dönmemesi hattâ o günaha sevk edebilecek vasıtalara bile yaklaşmamasıdır.

TEVBENİ SALİH AMELLERLE DESTEKLE

Kalbe intikal eden samimî bir tevbenin, davranışlar üzerinde de müsbet tesirleri olur. Ayrıca sâlih ameller, işlenen günahlardan nedâmetle bir nevî hatayı telâfî etme gayretidir.

TEVBE ALLAH’IN KABULÜNE MUHTAÇTIR

Tevbenin, Allâh’ın kabûlüne muhtaç olduğunu unutmamak. Bütün duâlarımız, hayır-hasenâtımız ve sâlih amel zannettiklerimiz gibi, tevbelerimizin de Allâh’ın kabûlüne muhtaç olduğu muhakkaktır. Yani Rabb’imize karşı dâimâ havf ve recâ (korku ve ümit) ile dengelenen bir kalbî kıvam içinde bulunmamız şarttır. Mü’min, ne amellerinin kabûl olacağı husûsunda kendini emniyette hisseder, ne de amellerinin kabul olmayacağı düşüncesiyle ümitsizliğe kapılır.

TEVBEDE ÜMİTSİZ OLMA

Camiu’s-Sağîr adlı hadîs kitabında; insanların amellerini yazan meleklerden günahları kaydeden meleğin, günah işlendikten altı saat sonra yazdığı, bu mühlet içinde belki tevbe eder diye beklediği belirtilmektedir.

Bu sebeple: “Tevbemde duramıyorum, yine günah işliyorum; bu yüzden tevbe etmeyeyim!” dememeli, dâimâ istiğfarda bulunmalıdır. Zîrâ Allah lutfeder de bir daha tevbe bozulmaz.

TEVBENİ ERTELEME

Ben nasıl olsa gencim, daha önümde uzun yıllar var, daha sonra tevbe edip hâlimi ıslah ederim, Allah affeder…” deyip ibâdetleri, sâlih amelleri ve tevbeyi sonraya ertelemek, büyük bir gaflettir. Cenâb-ı Hak biz kullarını bu hatâya düşmekten şöyle îkaz buyurur:

…Sakın şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokmân, 33)

Şeytana uyarak tevbeyi sürekli ertelemenin ne büyük bir gaflet olduğunu şu kıssa ne güzel îzah eder: Bir terzi, sâlihlerden bir zâta:

–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in; «Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabul eder.» (Tirmizî, Deavât, 98) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz?” diye suâl eder. O zât da sorar:

–Evet, böyledir. Fakat senin mesleğin nedir?

–Terziyim, elbise dikerim.

–Terzilikte en kolay şey nedir?

–Makası tutup kumaşı kesmektir.

–Kaç seneden beri bu işi yaparsın?

–Otuz seneden beri.

–Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin?”

–Hayır, kesemem.

–Ey terzi! Otuz senedir kolayca yaptığın bir işi, o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasip olmayabilir. Sen hiç; «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz!» (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, 65) sözünü işitmedin mi?..

ŞİMDİ TEVBE ET Kİ TEVBEN FİRAVUN’UN TÖVBESİNE BENZEMESİN

Kıssadan da anlaşılacağı üzere kulların önünde binbir türlü dünya imtihanı vardır ve bunların en tehlikelisi de samîmî tevbeyi sonraya bırakmaktır.

Ölüm ânı gelip çattığında; hayata imtihan sırrını veren, gözler önündeki gaflet perdeleri birer birer kalkar. O an hakîkat bütün netliğiyle ayan-beyan görünür. Fakat artık çok geçtir. Hayata geri dönebilmek için tutunacak tek bir ümit dalı kalmayan birinin tevbesi, yeis / ümitsizlik hâlinde bir tevbe olacağından hiçbir kıymeti yoktur. Tıpkı Firavun’un son nefesinde hakikati anlayıp secdeye kapanarak tevbeye yönelmesi gibi…

Allah Teâlâ’nın murâdı üzere ölümün bizlere nerede, ne zaman ve nasıl geleceği meçhuldür. Bu sebeple gönüllerin; “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrıyla yoğrulması ve her an Rabb’ine kavuşmaya hazır bulunması zarûrîdir. Aksi hâlde son nefes;

Eyvah nereye böyle!” feryatlarıyla dolu bir hüsran olur. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de «İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir!» denir.” (Kâf, 19)

HER AN UYANIK BİR GÖNLE SAHİP OLMALIYIZ

Bu bakımdan dâimâ uyanık bir gönül sahibi olmalıyız. Meselâ bir cenâze gördüğümüzde;

–O tabutun içindeki ben de olabilirdim…” Bir trafik kazası gördüğümüzde;

–Ben de o kazanın içinde bulunabilirdim…” Bir kabristanı ziyâret ettiğimizde, her yaştan âhirete intikal etmiş mevtâlara âit kabirleri gördüğümüzde:

–Bu kabirlerden birinde ben de olabilirdim…” diye düşünerek gafletten sakınmalıyız.

İmam Gazâlî Hazretleri, her sabah şu şekilde bir nefs muhâsebesinde bulunmayı öğütler:

Bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allah Teâlâ bu gün de bana müsâade ederek ikram da bulundu. Eğer beni öldürseydi, elbette bir günlüğü ne de olsa geri gönderilip bura da devamlı sâlih ameller ve çeşitli hayırlarda bulunmayı temennî edecektim. Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin. O hâl de bu gün günah ve mâsıyete katiyyen yaklaşma ve sakın ola ki bugünün bir ânını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nîmettir.

Rabb’imiz cümlemizi tevbe hususunda gaflete düşmekten muhafaza buyursun! Aşk, vecd ve samimî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfiretine nâil eylesin!

Âmîn!..

KAYNAK: Osman Nuri TOPBAŞ, 40 Soru 40 Cevap, Erkam Yayınları, 2011, İstanbul

Paylaş.

2 yorum

Yorumlar