DİNİN YAŞANMASINDA DİLİN ÖNEMİ

0

Din de “dil” ile anlaşılır, dil ile ifade edilir. Bütün semâvî suhuf ve kitaplar; insanlığa hak dîni, apaçık bir lisan ile beyan etmiştir. Bu sebeple dinin yaşanmasında dilin önemi büyüktür.

Bilhassa Peygamber Efendimiz’in kıyâmete kadar kāim mûcizesi olan ve ilâhî muhafaza ile teminat altında olan Kur’ân-ı Kerim, Allah kelâmı olarak edebiyatın erişilmez zirvesidir.

Şöyle ki;

Kur’ân-ı Kerim inmeden evvel, Araplara hususî bir temâyül verilerek, Arap dili tekâmül ettirildi. Belâgat ve fasâhat zirveye ulaştı. Büyük edebiyat fuarları yapıldı. Diğer lisanların henüz emeklediği bir devirde, Arap lisânı mükemmel bir zirve oldu.

Bu zemin üzerine Kur’ân-ı Kerim nâzil oldu. Sadece mânâsı değil, diksiyonu da yani elfâzı da Cenâb-ı Hakk’a ait olan Kur’ân; zirveye ulaşmış bu fasâhat ve belâgat ehli olan en güçlü şairlerin ve ediplerin de hepsini lâl etti. Bütün o edipler ve şairler, Kur’ân-ı Kerîm’i tasdik etmek mecburiyetinde kaldı. Kur’ân;

“Haydi bir benzerini getirin! Yahut bir sûresinin benzerini getirin!” diye meydan okudu, kimse o meydana çıkamadı.

KUR’ÂN LİSÂNI

İslâm ile müşerref olan sâir milletler de, hak dînin mefhumlarını Arapçadan alarak, kelime haznelerini zenginleştirdiler. Bilhassa mücerred ve metafizik mefhumları, Kur’ân ve Sünnet’in lisânı olan Arapçadan aldılar.

Eski Türkler Şamanist idi. Lisanlarında mücerred kelimeler hemen hemen hiç yoktu. İslâm ile hidâyet bulmalarıyla, bu ihtiyaç ortaya çıktı. Elbette bu ihtiyacı, Kur’ân ve İslâm ilimlerinin lisânı olan Arapçadan kelimeler ve mefhumlar alıp, dilleriyle mezcetmek sûretiyle giderdiler.

Ecdâdımız, İslâm’ı hayatın her safhasına intikal ettirmek için Türk dilini âdetâ Kur’ân ile yeniden inşâ etti.

Öyle ki Kur’ân’ın ilk sûresi olan Fâtiha’nın hemen hemen bütün kelimeleri Türk dilinin harmanında, Türk hançeresinde Türkçeleşmiştir. İsim, hamd, Rab, âlem, Rahmân, Rahîm, (rahmet) mâlik (mülk, emlâk, melik, memleket), yevm, (yevmiye), din, ibâdet, (mâbed, âbid, mâbud), hidâyet, sırat, müstakîm, (istikamet), nimet, gayrı, gazap ve dalâlet… Bütün bu kelimeler Fâtiha’yı okuyan ve dinleyenlerin gönlünde tedâîler oluşturdu. Her müslüman; Fâtiha’yı okuduğunda anladı, konuşurken de ekserî, Kur’ânî kelimelerle konuştu.

Ecdâdımız, tarih boyunca; Mesnevî, Bostan ve Gülistan gibi şâheserlerin kaleme alındığı Farsçanın da estetik güzelliklerinden istifade etti.

ŞERÎF SIFATIYLA VASFEDİLEN ÜÇ GÖNÜL ESERİ

Tarihimizde şerîf sıfatıyla vasfedilen üç gönül eserine ayrı bir ihtimam gösterilmiştir:

Birincisi Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in hadislerini ihtivâ eden Buhârî-i Şerîf…

İkincisi Rasûl-i Ekrem –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in mübârek şemâil ve vasıflarını ihtivâ eden Şifâ-i Şerîf…

Üçüncüsü de Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’idir.

Bu üç muhteşem eser, Osmanlı tarihi boyunca selâtîn camilerde icâzetli kişiler tarafından teberrüken okutuldu. Kalpleri cezbetti.

Milletimiz bu kıymetli eserlerin mütalâasından da kazandığı ve öğrendiği kelimeleri de sînesinde yoğurdu, işledi, muazzam ve mükemmel bir Osmanlıca lisânı meydana getirdi. O lisanla mevlid-i şerif başta olmak üzere nice şâheserler meydana geldi.

Maalesef müteâkip asırlarda, vecdin giderek kaybedilmesiyle;

Yakın tarihte, öz kültürümüze yabancılaşma ve batılılaşma cereyanının tesiriyle, bu aslî kelimelerimize bir düşmanlık zuhûr etti. Yabancı kelimelere dokunulmaz, hattâ sahip çıkılırken; Arapça ve Farsça asıllı kelimelerimizi lisandan atma, onları eskimiş gösterme, o derin ve köklü kelimeler yerine, bir sürü sonradan uydurma, köksüz, sığ, nesebi gayr-i sahih kelimeler dayatma hastalığı başladı.

Halkın benimsediği, kullandığı ve dağdaki çobanın bile çok iyi anladığı; «ihtimal, imkân» gibi kelimeler kaldırılıp, yerine; «olanak, olası» gibi kaba, sert ve köksüz kelimeler konulmaya çalışıldı.

Bunda da esas maksat; milleti ve bilhassa yeni nesilleri, İslâmî ve Kur’ânî kültürden uzaklaştırmak oldu. Buna sözde millîleştirme, arı Türkçe adı verildi. Hâlbuki batı lisanlarından gelen yabancı kelimeler kaldırılmadığı gibi, neredeyse teşvik edildi. Bugün sosyetik bir mahalleye gidildiği zaman, orada hep yabancı dilde levhalar ve gençlerin kıyafetleri üzerinde de kimisinin mânâsı çok çirkin ve iğrenç olan yabancı ifadeler görüyoruz. Öyle ki; bilmeyen bir kişi, orayı aziz İstanbul’un bir semti değil de kasvetli bir Avrupa şehri zanneder.

Yapılan hataların lisâna ne büyük bir zarar verdiği düşünülmedi. Bir kelime kaldırılınca; o kökten gelen bütün kelimeler silinip gitti, o kelimeyle inşâ edilmiş tabirler unutuldu.

Bu tahribat ile dil de fakirleştirildi.

Meselâ;

Aralarında ciddî farklar bulunan; «ihtilâl, inkılâb ve ıslahat» kelimeleri kaldırılıp, hepsine; «devrim» denildi.

«Alenî, bâriz, âşikâr, ayan, bedîhî, vâzıh, sarih, münhâl…» kelimelerinin hepsine «açık» denilip geçildi.

1890’da yayınlanan Redhouse Türkçe-İngilizce Lügat’te 92 bin Türkçe kelime yer alırken, 1945’te Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı Türkçe Sözlük’te bu sayının 15 bine kadar düşürülmüş olması, «sadeleştirme» adı altında, İslâm kültürüne karşı darbe olarak yapılan «kısırlaştırma» faaliyetinin bâriz bir misâlidir.

«Hayat kelimesi» büyükten küçüğe herkesin kullandığı ve bildiği bir kelime iken onun yerine «yaşam» denilmeye çalışılması da bu tahribin içyüzünü gösteren sayısız misallerden biridir. Mesele herkesin anlaması değil, dînin de dilin de derin mevzular itibarıyla anlaşılamaz hâle getirilmesi içindi.

Herkes anlasın mevzuu bir yalandan ibaretti.

Çünkü herkesin anladığı kelimelere karşı kıyım yapılıyordu.

Maksat neydi? Kur’ân kültüründen gelen bir lisânı ve edebiyatı silmek… O hâlde bu mesele, basit bir iş değildir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2017 Ay: Ekim Sayı: 152

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
MUHAMMED BÂKĪ BİLLÂH HAZRETLERİ KİMDİR?

Muhammed Bâkì Billâh Hazretleri  [1564 - 1603] hicrî 971 senesinde Kâbil’de dünyaya geldi.[1] Küçük yaşta, hocası Mevlânâ Sâdık Halvâî’den ders...

Kapat