DECCALDEN DAHA TEHLİKELİ ŞEY!

0

Muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, Altınoluk Dergisi’nin Mayıs sayısında Bâyezid-i Bistâmi Hazretlerinin hikmetli sözlerini şerh etmeye devam ediyor. 

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri buyurur:

“Kul, nefsinin kusurunu görüp halktan medet ummadığı vakit, Hak onu himmeti (mânevî nasîbi, gayreti, duâ ve ilticâsı) kadar ve nefsinden uzaklaşması nisbetinde kendine yaklaştırır.”3

DÜNYAYA GÖNÜL BAĞLAMA Kİ HAK SENİ SEVSİN

Hadîs-i şerîflerde buyrulur:

“Dünyaya gönül bağlama ki Hak seni sevsin; insanların eline bakma ki halk seni sevsin.” (İbn-i Mâce, Zühd, 1)

“…Mü’minin izzeti, insanlardan müstağnî kalmasındadır!»(Hâkim, IV, 360-361/7921)

Hakk’a yakınlığın en mühim adımları; insanların elindeki imkânlara tamah etmemek, onlardan müstağnî kalabilmek, nefsin hırs ve hasedini bertaraf edebilmektir. Bunun için de gönlün, Allâh’a ve âhirete îmânın gereği olan “kanaat”le zenginleşip, ilâhî takdîre “rızâ” ile seviye kazanması îcâb eder.

Fakat mü’minin bu müstağnî tavrı, sadece maddî imkânlara mahsus kalmamalıdır. Zira insan, bu hayatta maddî nîmetler gibi, hattâ onlardan daha ziyâde, toplum nezdinde kabul görmeye, insanlar tarafından beğenilip takdir edilmeye de ihtiyaç duyar.

İşte bu hususta ifrata kaçan ham nefisler ise, Allah için yapılması gereken ibadet ve amelleri bile, fânîlerin gözünde değer kazanmanın bir vâsıtası hâline getirirler. Bu ise, kalpteki ihlâsı zedelediğinden, amellerin ecrini zâyî eder.

AMELLERİMİZİ HAKK’A BEĞENDİRMEK İÇİN GAYRET ETMELİYİZ

Zira bir hadîs-i şerîfte de bildirildiği üzere; kıyâmet günü ilk olarak aleyhinde hükmedilen kişiler, -zâhiren- şehid, âlim ve infâk ehli bir zengindir. Fakat bu kimseler, amellerine Allah rızâsının dışında, insanlar tarafından beğenilip takdir edilme niyetini de karıştırdıkları için, yani riyâda bulundukları için, Cenâb-ı Hak onların bu amellerini reddedecektir.4

Bunun içindir ki mü’minin izzet ve şerefi, amellerini halka değil, Hakk’a beğendirme gayretinde olmasına bağlıdır. Gerçek bir mü’min; kendisi hakkında insanların değil, Allah Teâlâ’nın ne buyurduğuna ehemmiyet veren kimsedir.

Zira insanlara gösterişte bulunmak sûretiyle Hakk’ın değil de halkın ne dediğine ehemmiyet vermek; ibadet ve amellerini Allâh’a takdim etmek yerine, onları fânîlere pazarlamak hükmündedir. Bu ise Allah için yapılması gereken amellere fânîleri de ortak etmektir. Hâlbuki tevhîd akîdesinin hiçbir şekilde ortaklığa tahammülü yoktur.

Nitekim âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. (Namazlarıyla) gösteriş yaparlar!” (el-Mâûn, 4-6) buyurmaktadır.

DECCALDEN DAHA TEHLİKELİ ŞEY!

Efendimiz (s.a.) de ashâbına:

“Dikkat edin; hakkınızda Deccâl’den daha çok korktuğum şeyin ne olduğunu söyleyeyim mi?” diye sormuş, sahâbîler de:

“–Buyur yâ Rasûlâllah!” deyince:

“–Korktuğum bu şey, gizli şirktir. Meselâ namaza duran birini düşünün. Bu kimse, bir başkası tarafından gözetlendiğini fark ettiği için namazını özenerek kılıyor.” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zühd, 21)

Yine bu gerçeğe binâen, Hazret-i Mevlânâ şu îkazda bulunur:

“Allah aşkı için çalış! Allah aşkı için hizmette bulun! Halkın kabul etmesi veya reddetmesi ile senin ne işin var? Bu fânî dünya pazarında sana bol bol kazandıracak bir müşteri olarak, Allah kâfî değil mi? Allah’tan alacağın karşısında insanların verebilecekleri ne ki!?

O hâlde gözünü ve gönlünü insanlardan gelecek teşekkürlere, iltifatlara değil, Allah’tan gelecek mazhariyete döndür!..”

İmâm Şâfiî Hazretleri de:

“İnsanların hepsini hoşnud etmen mümkün değildir. Sen, Allah ile aranı düzeltmeye bak! Bunu gerçekleştirdikten sonra insanlara aldırma!..” nasihatinde bulunur.

Bundan dolayıdır ki ârif kullar, Allah için yaptıkları amellerini, hiçbir dünyevî menfaate değişmezler. Onlar, ne fânîlerin övgüsüne kavuşmak arzusuyla, ne de fânîlerin gözünden düşmek korkusuyla amel ederler. Onların bütün kulluk, ibadet, hayır ve hizmetleri, yalnızca Allah rızâsı içindir.

FÂNİ İLTİFATLARA MUHATAP OLMAKTAN SAKINANLAR

Rivâyete göre Hazret-i Fâtıma ve Hazret-i Ali (r.anhüma) bir gün, kendileri de aç olmalarına rağmen, ellerindeki yiyeceğin üçte birini kapılarına gelen yoksula, üçte birini yetime ve kalanını da bir esire ikram etmişlerdi. Diğer bir rivâyete göre ise, üç gün üst üste iftarlıklarını yoksula, yetime ve esire ikram edip kendileri su ile iftar etmişlerdi. Onlara infâk ederken de -âyet-i kerîmede bildirildiği üzere-;

“-Biz size sadece Allah rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.” (el-İnsân, 9) demişlerdi. Böylece hem o muhtaçları minnet altında kalmaktan kurtarmış, hem de amellerinin ihlâsını muhafazaya îtinâ göstermişlerdi.

İşte gerçek bir mü’min; “amelimin ecri kaybolmasın” düşüncesiyle, fânî iltifatlara dahî muhatap olmaktan sakınan kimsedir. Bütün insanların övgüsüne nâil olsa bile, buna değil, Hak katında ne kadar kıymetinin bulunduğuna ehemmiyet veren kimsedir.

Nitekim Hazret-i Ebû Bekir (r.anh) birinin medh ü senâsına muhatap olunca, derhâl Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ederek:

“Allâh’ım! Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi onlardan daha iyi bilirim. Allâh’ım! Beni onların zannettiğinden daha hayırlı eyle! Onların bilmediği hatâlarımı mağfiret eyle! Söyledikleri sözler sebebiyle de beni hesaba çekme!” niyâzında bulunurdu.5

ALLAH YOLUNDA KINAYANIN KINAMASINA ALDIRMA!

Yine Allah yolunda gayret eden bir mü’min, -bütün insanlar kendisini hor görse bile- buna aldırmayan, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın katında zelil duruma düşme korkusuyla kalbi titreyen kimsedir.

Nitekim Rasûlullah (s.a.) Efendimiz de tebliğine ilk başladığında, güllerle, tebessümlerle değil; bilâkis, dikenlerle, hakâretlerle karşılandı. Ezâ ve cefâların en ağırına mâruz kaldı. Kâbe’de namaz kılarken üzerine deve işkembesi atıldı. Uhud Harbi’nde mübârek dişi kırıldı. Pek çok güzîde sahâbîsi şehîd oldu. Tâif’te taş yağmuruna tutuldu. Fakat O Rahmet Peygamberi, bunun gibi hiçbir ezâ ve cefâya aldırış etmedi. Rabbinin emrettiği yolda, sabırla yürümeye devam etti. Tâkatinin tükendiği anda dahî, fânîlerden medet ummadı.

Tâif’te gördüğü ağır zulüm karşısında mübârek ellerini dergâh-ı ilâhîye açarak:

“Allâh’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çâresizliğimi, halk nazarında hor ve hakir görülmemi Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belâlara aldırmam!..” niyâzında bulundu. (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35)

Neticede, gönüller fethedilip insanlar fevç fevç İslâm’a girmeye başladığında, O yine gül yüzünü dünyaya değil, âhirete çevirdi. İnsanların ve dünyanın iltifatını değil; Rabbinin rızâ, muhabbet ve yakınlığını tercih etti.

Ümmet-i Muhammed olarak bizler de Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’in izinden giderek; ilâhî emirlerin îfâsı hususunda, kınayanın kınamasına aldırmamalıyız. Amellerimize, fânî menfaat düşüncelerinin gölgesini dahî düşürmemeye gayret edip “hasbeten lillâh” yani sadece ve sadece Allah için kullukta bulunmalıyız.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Mayıs-2015, Sayı 351

Paylaş.

Yorumlar