ÇOCUKLARIMIZIN TERBİYESİNİ NASIL VERMELİYİZ?

0

Evlâdına, Al­la­hü Teâlâ’yı ve pey­gam­ber sal­lal­la­hu aley­hi ve sel­lem efen­di­mi­zi öğ­ret­me­yen, sev­dir­me­yen, ana ve ba­ba­lar onun hem dün­ya hem de âhiret kâtili sa­yı­lır. Evlâdına di­ni­ni öğ­ret­me­yen ana-ba­ba, dün­ya­nın en mer­ha­met­siz in­san­la­rı­dır.

Ço­cuk üşü­me­sin, uy­ku­suz kal­ma­sın di­ye onu na­ma­za kal­dır­ma­mak cinâyetlerin en bü­yü­ğü sa­yı­lır. Bu iyi­lik de­ğil ona kar­şı en büyük kö­tü­lük­dür. Bun­dan daha büyük bir bu­da­la­lık ta­hay­yül edi­le­mez.

Ana-ba­ba mer­ha­met­li ise­ler, evlâdlarını se­vi­yor­lar­sa evvelâ din­le­ri­ni öğ­re­tir­ler, son­ra da dün­ya ile alâkalı ilim­le­ri. Din­le­ri­ni öğ­ret­me­yi ih­mal edip dün­ya­da yal­nız pa­ra ka­za­nı­la­cak bil­gi­le­ri öğ­re­tir­ler­se mer­ha­met­siz­le­rin en mer­ha­met­siz­le­ri ol­duk­la­rı mey­da­na çı­kar.

Kal­dı ki evlâdına kar­şı mer­ha­met­li ol­mak de­mek, ken­di­si­ne de mer­ha­met et­mek de­mek­tir. Çün­kü ana ve ba­ba da ço­cuk­la­rı­na di­ni­ni öğ­ret­me­dik­le­ri için ya­na­cak­lar­dır. Ya­ni ço­cu­ğu­na İslâmiyeti öğ­re­ten, ken­di­si de ce­hen­nem­den ko­run­muş ola­cak­tır.

ÇO­CUK TER­Bİ­YE­SİN­DE ÖL­ÇÜ­LER

Ai­le oca­ğın­da, evlâdın dün­ya­ya gel­me­siy­le, evlâd hak­kı, evvelâ evlâdına gü­zel bir isim ver­mek­le baş­lar.

Zekî, akıl­lı kim­se­ler, ço­cuk­la­rı­nın ter­bi­ye­si hu­su­sun­da iti­dal­li ha­re­ket eder­ler. Ne faz­la şı­mar­tır­lar, ne de ür­kü­tür­ler. Lü­zu­mun­dan faz­la kor­kut­maz­lar. Çün­kü faz­la kor­ku ço­cu­ğun, ana­ya-ba­ba­ya kar­şı sev­gi­si­ni azal­tır. Hal­bu­ki ço­cu­ğa öl­çü­sün­de ol­mak şar­tıy­la sev­gi ve şef­kat gös­te­ril­me­li­dir.

Ba­zı kim­se­ler de ço­cuk­la­rı­na kar­şı aşı­rı düş­kün­dür­ler, ade­ta baş­la­rı­na taç eder­ler, bu yüz­den ço­cuk­la­rı­nın yer­li yer­siz her is­tek ve ar­zu­la­rı­nı hoş kar­şı­lar­lar, böy­le ha­re­ket et­mek­le, on­la­rın ter­bi­ye­le­ri­ni ih­mal et­miş olur­lar. Böy­le ye­tiş­ti­ri­len ço­cuk­lar­da her is­tek­le­ri­nin ya­pı­la­ca­ğı ka­na­a­ti hâsıl olur. Bü­yü­dük­le­rin­de de ana­ya-ba­ba­ya kar­şı itaatkâr ola­maz­lar. Âsi olur­lar.

Ba­zı­la­rı da aşı­rı bas­kı ya­par­lar, azı­cık ol­sun hür­ri­yet ver­mez­ler. Za­ru­ret ha­lin­de da­hi ko­nuş­ma­sı­na mü­sa­ma­ha et­mez­ler. Böy­le olun­ca da, za­hi­ren ço­cuk itaatkâr gö­rün­se bi­le, ba­zen bu hal onu is­yan ve kar­şı gel­me­ğe ka­dar sev­ke­der.

Her şey­de ol­du­ğu gi­bi ço­cuk ter­bi­ye­sin­de de or­ta ha­li ter­cih et­mek ge­re­kir.

Cenâb-ı Hak, ba­zı ebe­vey­ne üç beş ço­cuk nasîb eder, dik­kat edi­lir­se, şe­kil­le­ri ve renk­le­ri da­hi bi­ri bi­ri­ne ben­ze­mez. Dış gö­rünüş­le­ri ay­rı ay­rı ol­du­ğu gi­bi, akıl, zekâ, an­la­yış­la­rı da fark­lı­dır.

  1. Ba­zı ço­cuk­lar ya­ra­dı­lış iti­ba­riy­le, çok in­ce ruh­lu, has­sas ve an­la­yış­lı olur­lar. On­la­ra gü­ler yüz ve ne­za­ket­le mu­a­me­le et­me­li. Çün­kü on­lar duy­gu­lu ol­du­ğu için ufak bir imâ ve işa­ret­le hal­le­ri­ni ha­ta­la­rı­nı dü­zel­tir­ler nezâket ve yu­mu­şak mu­a­me­le­den haz eder­ler. Sert ve ha­şin mu­a­me­le bun­la­rı üzer, huy­suz ve has­ta eder. Bu züm­re azın da azı­dır.
  2. Ba­zı ço­cuk­lar ise bu ter­bi­ye şek­lin­den an­la­ya­maz­lar. On­la­ra açık­dan açı­ğa “şu­nu yap, bu fa­i­de­li­dir. Şu­nu yap­ma bu za­rar­lı­dır” de­me­li­dir. Na­sıl ol­sa ile­ri­de ken­di ha­ta­sı­nı an­lar de­yip de söy­le­nil­me­si icâb eden sö­zü söy­le­mek­den çe­kin­me­me­li­dir.
  3. Ba­zı­la­rı ise his­siz, an­la­yış­sız olur. Söz kâr et­mez. Bun­lar da sı­ra­sı­na gö­re men­fa­at­le­ri­ni kıs­ma ve­ya ten­ha­da teh­did ve tek­dir su­re­tiy­le ter­bi­ye edi­lir.
  4. Bir züm­re de ana­ya ba­ba­ya kar­şı cür’etkâr ve say­gı­sız­dır. Gü­zel mu­a­me­le­den hiç na­sib­le­ri yok­dur. Se­be­bi ise, kö­tü ar­ka­daş­lar­la ya­kın­lık pey­da et­miş­ler, ana-ba­ba­la­rı bu hu­su­sa dik­kat et­me­miş­ler­dir. Bir de­fa­ya mah­sus ol­mak üze­re ten­ha­da yü­zü­ne ve sır­tı­na vur­ma­mak şar­tıy­la gü­zel­ce şid­det­li­ce döv­me­li­dir ki, gö­zü kork­sun bir da­ha ay­nı küs­tah­lı­ğı yap­ma­sın, yaş­la­rı hay­li iler­le­miş ise ken­di ha­li­ne bı­ra­kı­lır. Çün­kü ana­yı, ba­ba­yı döğ­me­ye kal­kı­şır. El­ham­dü­li­lah bu züm­re pek az­dır.

Kaynak: Sâdık Dânâ, Altınoluk Dergisi, 208. Sayı, Haziran 2003

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
HAZRET-İ YUSUF’UN (AS) FİRASETİ

Mısır’a erzak almaya gelen kardeşleri, Hz. Yusuf tarafından misafir edildikten sonra, Yusuf peygamber öz kardeşi Bünyamin’i yanına çağırdı ve onunla...

Kapat