Bir Önder İçin Hayati Tavsiyeler

Hasan el-Bennâ, Mısırlı alim Şeyh Muhammed Saîd el-Arafî’nin bir önder için hayati tavsiyelerini anlatıyor. 

Hasan el-Bennâ anlatıyor:

“Hirâ İslâm Enstitüsü ve şubesi, hatırıma fazîletli, âlim, âmil ve mücahid kardeşimiz Şeyh Muhammed Saîd el-Arafî’yi getirdi.

Şeyh Muhammed, Sûriye’nin Fransız sömürgeciliğine ve zulmüne karşı ayaklanan yiğit bir evlâdıydı. Fransızlar, malını mülkünü, kitaplarını müsadere etmiş, sürgüne mahkûm etmişlerdi. O da Mısır’a gelmişti. Kahire’de mütevazı bir oda kiralamıştı. Onunla tanıştık. Dinine samimiyetle bağlı, güçlü iman sahibi biriydi. Aklî ve naklî ilimlerde geniş bir bilgi sahibi, yiğit, kahraman, gayretli bir kimse; aynı zamanda hem âlim, hem doktor, hem subay, hem de âbid bir kimseydi. İlmi değerli hocalarından öğrenmiş ve Türk Ordusu’na katılmış, zamanla komutanlığa kadar yükselmiş ve orduda tıbbîye kısmına ayrılmış, böylece de tıp ilmini öğrenmişti. Çok iyi silâh kullanır, attığında yüzde yüz isabet ettirirdi. Bununla birlikte sanat, edebiyat ve tarihî bilgilerle de meşguldü. Tatlı sözlü, hoş sohbet bir kişiliğe sahipti. İbadet ve zâhidliğinde sofî, düşünüş ve görüşlerinde bir filozofu andırıyordu. Onun sohbetinden oldukça yararlanmıştık.

İsmâiliyye’yi ziyaret etmiş, bizimle birkaç gün geçirmişti ki o günler, bizim en güzel ve mutlu günlerimiz olmuştu. Bu sıralarda bizim bir okul yapmak istediğimizi ve bunda kararlı olduğumuzu öğrenmiş, bu okula ne ad vereceğimizi düşünmeye koyulmuştuk ki, o bize şunları söyledi:

“İsmâiliyye, dâvetin merkezidir. Bu ise, bu dâvetin kurduğu ilkokuldur. Dâvet, Kur’an dâvetidir. Kur’an ise ilk olarak Hirâ’da nâzil olmuştur. O halde bu okulunuza Hirâ Enstitüsü adını veriniz.” Biz de onun dediğini yerine getirmiştik.

KARDEŞLERİNE, ARKADAŞLARINA, KURUMLARA İSİM VER

Şeyh Saîd el-Arafî, geceleri en çok dört saat uyku uyur, tan yeri ağarmadan önce uyanır, bizim odalarımızın kapılarını çalar ve:

“Ayılın, ayılın, muhakkak ki hayattan sonra upuzun bir uyku vardır” diye seslenirdi. Biz de kalkar, namazımızı kılar. Allah’a hamd eder ve bu davranışı dolayısıyla kendisine teşekkür ederdik. Bana:

“Kardeşim, isim ver” derdi. Ben kendisine:

“Neye isim vereyim, efendim?” diye sorduğumda şu cevabı verirdi:

“Kardeşlerine, arkadaşlarına, kurumlarına isim ver. Birine, sen Ebû Bekir’e benziyorsun; ötekine, sen Ömer’e benziyorsun, de. Bu durum onların kalbine gayret aşılayacak, kendilerini güzel örneklere, sâlih nümûnelere doğru götürecektir.”

BUNLARIN ANILARI RUHLARDA YAŞASIN

Bunun üzerine ben:

“O zaman insanlar bizi keskin dillerine dolar” deyince, o şunu söylerdi:

“Kardeşim, insanlardan sana ne? Sen Allah’la beraber olmaya bak ve kendisinde fayda gördüğün her işi yap. Kurumlarına da: Hirâ Erkek Enstitüsü, Mü’minlerin Anneleri Okulu, Hendek Salonu... gibi isimler ver ki, bunların anıları ruhlarda yaşasın.”

KENDİSİNDEN SAKINMAN GEREKEN İKİ İNSAN

Bir de bana her zaman şöyle derdi:

“Dinle beni, taatlarda kusurlu, bazı isyanları işleyen kimseleri, Allah’tan korktuklarına, saygılı olacaklarına ve itaatkâr davranacaklarına inandığın sürece, onları dâvâya kazanmaktan geri kalma. Bu gibi kimseler, kısa bir süre içerisinde tevbe edeceklerdir. Unutma ki dâvet bir hastahanedir. Orada ilaç vermek için doktor da ve şifa bulmak için hasta da bulunur. Bu gibi kimselerin sakın ola yüzlerine kapıyı kapama. Bilakis, hiçbir zaman onları sana kazandıracak çalışmalardan geri kalma. Bu dâvetinin birinci görevidir.

İki tür kişiden de kesinlikle sakın ve onları kendileri de gelse hiçbir zaman dâvânın saflarına alma. Bunlardan biri, sâlih bir kişi görüntüsünü verse bile hiçbir inancı olmayan inkârcıdır. Böyle bir kimsenin düzelmesini ummak, akidesiyle tamamen sizden uzak iken imkânsızdır.

Diğeri ise, otorite tanımayan ve itaatin ne demek olduğunu kavrayamayan sâlih bir kimsedir. Böyle bir kişi münferit olarak faydalı olabilir, tek başına bir işte başarı sağlayabilir; fakat cemaatin ruhunu bozar, sâlihliğiyle onları aldatır, muhalefetiyle cemaati dağıtır. Bu tür kişilerden cemaatin saflarına sokmadan yararlanabilirsen, yararlan. Yoksa saflar bozulur ve çalkalanır. Halk bir kimsenin safın dışına çıktığını görürse, bir kişi ayrıldı demez de safın kendisi eğridir der. Böyle bir kimseden sakınabildiğin kadar sakın.”[1]

[1] Hasan el-Bennâ, Dava ve Davetçinin Hatıraları, s. 181-183.

Kaynak: Adem Ergül, 365 Lider Davranış, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.