BANA ALLAH’IM YETER

0

Kardeşimsen, iyi bil ki ben bir garîbim ve her dem, yapacağın iyiliklerle sevinip ferahlamak dilerim. Zorda kalırsam, hiç çekinmeden, saf ve temiz bir gönülle ve rahatça senden isterim. Zorda kalırsan, sen de benden aynı rahatlıkla isteyebil isterim.

Ey kardeşim, sana muhtaç bir garîbim iyi bil!
Ve fakat şunu da bil ki bana Allah’ım yeter!

Ey Kardeşim!

Şükür ki biz, muhabbetle “İşte evim, işte malım!” diyen Ensâr’a, teşekkürle “Malın mülkün sana mübârek olsun, bana çarşının yolunu göster!” diye cevap veren yıldızların aydınlığında yürümedeyiz. Müstağnî olmak îmandandır. Diğer yandan, ikrâmına, ihsânına pek muhtâcım ve yardımlaşmak da îmandandır.

Lâkin yardımını ancak, samî­miyyet ve iyi niyet taşıdığın, Allah ve Rasûlü’nün ölçülerine sâdık kalarak yaşamaya çalıştığın sürece kabûl edebilirim. Sakın beni, sana her hâl ü kârda el açacak bir zavallı sanma! Böyle bir zanna düştüğün anda, bana Allah’ım yeter!

Kardeş olacaksan, Allah rızâsı için ol. Zanlarından, art niyetlerinden, nefsinin bulanıklığından kurtul da ol. Çünkü ben sana, içindeki dışında saf bir çocuk gibi kardeş olurum. Elimdekini çekinmeden verişim, ihtiyâcım olduğunda çekinmeden isteyişim bundandır. Senden yardım istersem, bu sadece garipliğimden değil, aynı zamanda sana, yardım etme fırsatı vermek istediğimdendir.

Hayrın sadece vermek olduğunu zannedenler, zamanla istemeye çekinen ve istemeyi zillet olarak gören bir bakışa bürünmüşler. Halbuki hayır, bazen de birinin diğerinden yardım istemesidir. Kabûl eden olmasa, veren nasıl verecektir? Ara sıra iste. Dikkat et de hep birine yardım ede ede, hep bir muhtâca vere vere, nefsin kendinde üstünlük vehmetmeye kalkmasın.

Evet, veren el, alan elden üstündür.1 Bu sebeple tüm mü’minler, almaktan evvel vermeyi dilemelidir; fakat şunu da atlamamak lâzım ki aslolan, verenin hangi niyet ve tavırla verdiği, alanın da hangi niyet ve sebeple aldığıdır. O hâlde, vereni şartsız üstün, isteyeni de şartsız yüzsüz îlân etmek, son derece tehlikeli ve kısır bir yaklaşımdır. Zaten asıl üstünlük ne vermekle ne de almakla değil, takvâyladır.2

MÜSLÜMANLAR BİRBİRİNE İHTİYACINI NEDEN SÖYLEYEMİYOR?

Allah, Sevgili Habîbi Hazreti Muhammed Mustafa için dilese, dağları altın ederdi. Şüphesiz Allah buna kâdirdi; fakat o Rasûl i Kibriyâ, bunu hiçbir zaman istemedi. Açtığı hayır kapılarıyla, en zenginin de en fakîrin de sevâba girebilmesi için fırsat verdi. Bütün ihtiyâcını Allah giderebilecekken, insanlardan istedi. Bunu, nefsi için değil, mü’minler arasındaki kardeşliğin kuvvetlenmesi için yaptı. İslâm adına zekâtı ve sadakayı, şahsı adına da ikrâmı ve hediyeyi kabûl etti. Kendisine gökten sofralar indirilebilecekken, arkadaşlarının fakir evlerinde yüzlerce ashâbıyle birlikte misâfir olmayı, Allah’ın lûtfu ile bereketlenen o lokmalarla doyurup doymayı tercih etti. Yani? Yani kardeşliğin pekişmesi için adımlar atmayı, her hususta müstağnî olabilecekken, çoğu zaman yardımlaşmayı ve yakınlaşmayı seçti.

Sünnetteki durum bu iken, bugün Müslümanların neden birbirine ihtiyâcını arz edemez hâle geldiğini, ihtiyâcını arz etmenin neden zayıflık gibi algılanır olduğunu düşünmek lâzım. Sonra, adımız ihvan, adımız kardeşken, aslımızın nasıl da yabancı olduğunu, bu sebeple zorda kalanların nasıl fâizli bankalara, mafyalara ya da yanlış düşünce ve davranışlara sürüklendiğini görmek lâzım.

Eğer bunu görebilecek gözlerimiz varsa, hemen şu soruları sormamız gerektiğini düşünüyorum:

Din kardeşime ne kadar borç verebiliyorum, ne kadar hîbe? Yani? Yani verdiğimi ne kadar karşılıklı verebiliyorum, ne kadar karşılıksız? Borcun karşılığı bire bir, hîbenin karşılığı ise ihlâsa göre kimi zaman bire bin iken, ben hangisini seçiyorum? Bu hususta Rabbime olan îtimâdım ne durumda? Bir insana, kendisine borç verebilecek kadar güveniyorum da neden Allah’a, vaâdini yerine getireceği husûsunda güvenmekte zorluk çekiyorum?

Neden beş yaşındaki bir çocuğun sâfiyetiyle ihtiyâcımı isteyemiyor ve aynı sâfiyetle ihtiyâcı olana veremiyorum? Almak zorunda kalınca, neden nefsimin tellâlları bağrışmaya başlıyor? Neden mahcup, neden ezik, neden kötü hissediyorum? Vermek durumunda kalınca, neden aynı tellâllar yine iş başında? Neden üstün, neden güçlü, neden çok iyi hissediyorum? Üstünlük ancak takvâ ile değil mi? Alan da veren de Hak değil mi? O halde alırken ve verirken kılıktan kılığa giren bu nefse lâzım olan, okkalı bir dayak değil mi?

DİN KARDEŞİN YARDIM İSTEYİNCE

Neden bir din kardeşim yardım isteyince, nefsim bulanık bir suya dönüşüyor? Neden biri benden yardım istediğinde, nicedir aradığı delîli bulmuş olmanın aceleciliğiyle hiç düşünmeden hüküm veren acemî bir yargıç gibi, sanki din kardeşine ihtiyaç bildirmek suçmuşçasına, “Peygamber böyle mi yapıyordu?”, deyip ukâlâca ahkâm kesiyorum? Neden asıl meseleye değil de tâlî mevzûlara dalıp kayboluyorum? Kardeş olmanın sevincini yaşamak ve yaşatmak varken, neden hep nefsimin abuk sabuk vesveselerine takılıp yolda kalıyorum?

Bana öyle geliyor ki “Üstünlük” kelimesine yüklenen mânâ “Takvâ” olmayınca, istemek de, var demek de, yok demek de zor. Peki, böylece yardımlaşamaz hâle gelen toplumda, din kardeşinden yardım isteyemeyenler ne yapıyor? Kardeşten isteyemediği için, kalleşin kapısına düşüyor. Kalleş kim? Verdiğini fâiziyle veren, alamadığında fâiziyle geri isteyerek zûlmeden. Kardeş kim? Verdiğini fâizsiz veren, alamadığında mühlet tanıyıp ferahlık veren. Bir de Can Kardeş var! O kim? O, verdiğini hîbe eden, karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek, alana zerrece mihnet yüklemediği gibi bir de o muhtâca, “Kabûl ettiğiniz için teşekkür ederim”, diyebilen.

İSLAM’A VE MÜSLÜMANLARA YARDIM ETMEK

Kardeşimsen, iyi bil ki ben bir garîbim ve her dem, yapacağın iyiliklerle sevinip ferahlamak dilerim. Zorda kalırsam, hiç çekinmeden, saf ve temiz bir gönülle ve rahatça senden isterim. Zorda kalırsan, sen de benden aynı rahatlıkla isteyebil isterim. Yoksa yok de, varsa var. Kardeşsek, birbirine olmadığı gibi görünmeye çalışmanın ne anlamı var?

Hem bilir misin? İnsan, bir şeyleri ne kadar tek başına başarıyorsa, o kadar çok nazara ve kıskançlığa mâruz kalıyor. O zaman gel, zorluklarımızın üstesinden yardımlaşarak gelelim. Böylece hiçbir şeyin durduk yerde olmadığını, basit bir dünya malını elde ederken bile ne zorluklardan geçtiğimi gör.

Unutma ki biz birbirimize yardım etmezsek ve dost olmazsak, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat olur.3 Allah, İslâm’a ve Müslümanlara yardım edene yardım eder ve onun ayaklarını sağlamlaştırır.4

…Ben beni bileyim. Sen de seni bil! Senden istiyor gibi görünürken, ancak Allah’tan istediğimi de bil! İyi bil ki senin bana verebileceğin ancak, Rabbimin seni sebep kılarak bana ikrâm etmeyi dilediği kadardır. Eğer sen, gerçek îman ehliysen, işte bunun, yani Allah’ın hayırlara sebep kıldığı kimselerden olmanın derdine düş. Ey kardeşim! Sana muhtaç bir garîbim iyi bil! Ve fakat şunu da bil ki bana Allah’ım yeter!

Dipnotlar: 1) Buhârî, Zekât 18. 2) Hucûrat, 13. 3) Enfâl sûresi, 73. 4) Muhammed Sûresi, 7

Kaynak: Neslihan Nur Türk, Altınoluk Dergisi, 380. Sayı

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
PEYGAMBERİMİZİN 42 EĞİTİM METODU

Rasûlullah (s.a.v) bir şeyi emrettiğinde bunu evvelâ kendisi tatbik eder, ardından insanlar bunu örnek alır ve O’ndan gördükleri gibi yaparlardı....

Kapat