ATEİZM VE DEİZM FİTNESİ

0

Genç nesillerin inanç dünyalarında Ateizm ve Deizmin etkileri, bilhassa zamanımızda artmaya başladı. Bunun başlıca sebepleri nelerdir? Bu artışın önüne geçmek, tahkîkî bir îmâna sahip olmak için neler yapmalıyız? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi anlatıyor…

Bugün “global kültür” İslâm coğrafyasını istilâ etmiş durumda. Nasıl bir düşman istilâsı olur; bugün de bir kültür istilâsı var. Nefsâniyeti tahrik eden reklâmlar, lüks ve israfı kamçılayan modalar, televizyonun yanlış programları, internetin yanlış sokakları, menfî telkin ve propagandaları; müthiş bir mânevî erozyonu beraberinde getiriyor. İnsanların akıl ve gönül dünyaları hercümerç oluyor.

Gâye ile vâsıta birbirine karışıyor. Hayat, keyif için yiyip içmekten ibaret oluyor. Kalpler dünyanın esiri, nefisler şehevî arzuların kölesi hâline geliyor. Ruhlardaki tatminsizlik; insanlığı ferdî ve ictimâî buhranlara sürüklüyor.

Uhrevî endişelerden uzak, âhiretsiz bir dünya anlayışı insanlara telkin ediliyor. İslâm dünyasını öz değerlerine yabancılaştırmak isteyen materyalist Batı’nın da telkinleriyle, insanlar adım adım dinden-îmandan uzaklaşıyor, mânevî buhranlara sürükleniyor. Ve İslâm, lâyıkıyla bilinmiyor -maalesef-.

HRİSTİYAN VE KOMÜNİSTTİNİZ ŞİMDİ NİÇİN MÜSLÜMANSINIZ?

İstanbul’da -aşağı yukarı- yirmi-otuz sene önce geçmiş olan bir hâdiseyi nakletmek istiyorum:

Fransız Komünist Partisi Sekreteri Roger Garaudy İstanbul’a gelmişti. Yıldız Sarayı’nda bir konferans veriyordu. Ona şöyle sordular:

“–Siz, bir zamanlar komünisttiniz. Hem de komünizmi, Marks’ın bütün fikirlerini yeni baştan tedvin edecek derecede bir komünisttiniz. Şimdi ise müslüman oldunuz. Niçin katolik hristiyandınız, niçin komünisttiniz, şimdi niçin müslümansınız?”

O da dedi ki:

“–Ben katoliktim. Amerika’ya tahsile gittim. O zaman tröstler, karteller, bilmem kaç ton buğdayı yakıyorlardı, bilmem kaç ton sütü de döküyorlardı. Bunu da yalnız bütün piyasayı kendi tekellerinde tutmak (monopol) için yapıyorlardı. Bu acımasızlığa, bu merhametsizliğe içimden isyan geldi. Bu isyan beni komünizme sürükledi.

Baktım ki komünizm de ruhsuz, vicdanlar kuruyor. Onun için Katoliklik ile arasında bir köprü kurayım, böylece bir mâneviyat vereyim komünizme dedim. Baktım bu da olmadı, öylece kaldım.

Sonra benim için «vur emri» çıkarıldı. Lakin bir asker bana göz yumdu, ben de kaçtım.

Sosyolog olduğum için merak ettim, bu asker beni niye bıraktı diye. Gittim buldum onu;

«–Niye beni bıraktın, benim hakkımda vur emri verildiği hâlde?» dedim. Cevâben dedi ki:

«–Ben müslümanım, senin ne işlediğini bilmiyorum. Senin niçin canına kıyacaklarını bilmiyorum. Ben buna âlet olmak istemedim. Onun için sana göz yumdum. Sen de kaçtın.»

O zamana kadar ben İslâm’ı bir aşiret dîni zannediyordum. Merak ettim. Ben aynı zamanda bir iktisatçı olduğum için, ilk olarak iktisattan başlamak istedim:

Fâiz nedir? Çünkü komünizmde fâiz yasaklanıyor. Bir istismar sistemi. İslâm’da nedir fâiz? Onu merak ettim.

Bilâl’in bir hâdisesi beni rahata kavuşturdu. Bilâl, Allah Rasûlü’ne bir hurma götürür. Rasûlullah Efendimiz hurmaya bakar:

«–Bilâl, bu hurmayı nereden aldın?» der.

O da:

«‒Bizde âdî hurma vardı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık.» der.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

«‒Eyvah! Bu ribânın/fâizin ta kendisi, sakın öyle yapma!» buyurur. Sonra da bir yol gösterir:

«–Şayet iyi hurma satın almak istersen, elindekini ayrıca sat; sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al.» buyurur. (Müslim, Müsâkât, 96.)

Baktım ki Rasûlullah Efendimiz, fâize en ufak bir tâviz vermiyor. Bu hâdise, beni bütün İslâm’ı tedkik etmeye yönlendirdi.

Burada Ebû Hanîfe’nin şâheser bir hukukçuluğu karşıma çıktı. O nasıl bir hukuk mantalitesidir! Bu beni ferahlattı, bana yol gösterdi.

Fakat bugün şunu söyleyeyim ki, maalesef İslâm dünyası Ebû Hanîfe gibi dünya çapındaki bir hukukçuyu tanımıyor. Ebû Hanîfe’nin hukuk mantalitesini ben öğretiyorum. Hâlbuki ben yeni müslüman oldum.

Siz sağlamsınız, fakat kendinizi hasta zannediyorsunuz. Siz hasta olan Batı’yı taklit ediyorsunuz. Hiç sağlam insan, hastayı taklit eder mi?..” dedi.

Demek ki evvelâ kendi değerlerimizin farkına varmalıyız. Mukaddesâtımızın kıymetini bilmeliyiz. Aksi hâlde -Allah korusun- bir hazine üzerinde aç ölen bedbahtlardan farkımız kalmaz!..

HRİSTİYANLIK TAHRİF EDİLDİ

Hakîkaten bugün Batı dünyası hasta. Çünkü menfaatperest, pragmatist… Hristiyanlık ruhları doyurmuyor, çünkü kendi içi boş. Hristiyanlık, ilk darbeyi Pavlos’tan yedi. Pavlos şerîati kaldırdı;

“‒Siz; Baba, Oğul, Rûhu’l-Kudüs’e yani teslise inanın, gerisini bırakın dedi. Tevrat’ın muâmelâtı/ahkâmı sizin üzerinizden kalkmıştır! Ahkâm, kanun çıkarma işi Sezar’a aittir.” dedi.

Yani siz canınızın istediği gibi rahatça yaşayın. Sizin dünyevî hukukunuzu da krallar tesis edecek dedi. Bu da kralların işine geldi. Sonradan konsiller toplandı arka arkaya. Bu konsiller, Hristiyanlığın akāidini kendilerine göre yeniden tesis ettiler. Yani akāide insanlar karar verdi.

325’te toplanan İznik Konsili, Hazret-i Îsâ’nın Rab olduğuna karar verdi.

381ʼde yapılan İstanbul Konsili, Rûhu’l-Kudüsʼün de Rab olduğunu kabul etti.

431ʼde yapılan Efes Konsiliʼnde Hazret-i Meryem’e “tanrı doğuran” sıfatı verildi. Hazret-i Îsâ’nın hem insan hem tanrı olmak üzere iki tabiatlı olduğu kabul edildi.

451ʼde yapılan Kadıköy Konsiliʼnde ise Hazret-i Îsâ’da tek tabiatın, yani tanrılık vasfının olduğunu söyleyen Doğu Kiliselerinin (Mısır Kıptîleri, Ermeniler, Süryânîler, Habeşliler) sapkın olduğu ilân edildi.

787ʼde yapılan İkinci İznik Konsiliʼnde, ikonlara (dînî tasvirlere) tapmanın günah olmadığı kararı verildi. Hâlbuki daha öncesinde 200 yıl kadar, ikonlara tapmanın günah olup olmadığı tartışması yaşanmış, hattâ bazen imparator tarafından, ikonlar yasaklanmıştı.

Ortodoks hristiyanlar, ilk 7 konsili kabul ederler. Katolik hristiyanlarsa sonuncusu 1965ʼte yapılmış olan, toplam 21 konsil kabul ederler. Katolik Vatikanʼın bu son konsilinde, diğer mezhep ve dinler arasında “diyalog” çağrısı yapıldı.

Velhâsıl bugünkü Hristiyanlığın akāid kısmını şûrâlar şekillendirdi. Şerîat kaldırıldı, dînin içi boşaltıldı. Kilise, menfaat mukâbili günah çıkarma usûlü getirdi. Bir insan kendisi gibi bir insanın günahını çıkarmaya başladı.

Bir Hak dostu buyurur:

“Cenâb-ı Hak, o kadar zâhirdir ki, zuhûrunun şiddetinden gâibdir.”

ALLAH (C.C) DİLERSE KABUL EDER!

Necip Fâzıl Kısakürek’ten duyduğum bir hâtırayı naklederek devam etmek istiyorum:

Toynbee, Mısır’a gider. Kendisi sosyolog olduğu için, garip bir dilencinin yanına yaklaşır ve:

“‒Sana para versem ne yaparsın?” diye sorar. Dilenci de:

“‒Senin için Allâh’a duâ ederim.” der.

“‒Peki, senin duânı Allah kabul eder mi?” diye tekrar sorar Toynbee. O dilenci de der ki:

“‒Beyim, ben duâ ederim, gerisine karışmam. Allah dilerse kabul eder, dilerse etmez.”

Toynbee bunun üzerine şöyle der:

“‒Bizim tahsilli dediğimiz papazlar kendileri gibi bir insanın günahını çıkardıklarını söylüyorlar. Burada ise bir dînin en garip insanı; «Allah dilerse kabul eder, dilerse kabul etmez.» diyor.”

MÜSLÜMAN OLMUŞ ESKİ HRİSTİYAN MİSYONERİN CEVABI

İşte bugünkü tahrif edilmiş Hristiyanlık, içinde böyle mantık dışı uygulamaların bulunduğu bir yapıya büründü. Fakat Hristiyanlığın bu hâli, nefsânî hayatı rahatça yaşayabilmeye imkân tanıdığı için pek çok mensubuna da câzip geliyor.

Ben, İslâm’la şereflenmiş olan eski bir misyonere sordum:

“–Bugün Hristiyanlığın içi boşaldı, kiliseler satılıyor. Belli bir zümrede İslâmiyet’e yöneliş oluyor, fakat niye büyük kitleler hâlinde olmuyor?”

Dedi ki:

“–Çünkü İslâm zor. Hristiyanlık ise bomboş, her şey serbest. Müslümana günde beş vakit namaz var, sonra oruç var, zekât var, infak var, ahlâkî, ticârî, hukukî hükümler var… Bunların hiçbiri Hristiyanlık’ta yok.”

Onun için bu boşluk, insan rûhunda tatminsizlik doğurdu. İnsanlar Hristiyanlık’ta birtakım defolar bulmaya başlayınca, bu sefer ateizme kaymaya başladılar. Bilhassa bugün Avrupa’da ateizm gittikçe yayılıyor.

Hâlbuki ateizm’in hiçbir mantıkî tarafı yok. Yani kâinat nasıl kendi kendine var olabilir? Şu lamba nasıl kendi kendine var olabilir? Kendi kendine olan hiçbir şey yok…

Ateizm, yani dinsizlik/inançsızlık, esasen selîm bir akla ve kalbe sahip bir insan için imkânsızdır. Bu -tâbiri câizse- aklın tutulması, kalbin dumûra uğramasıdır. Zira kâinattaki mükemmel işleyen ve hayatı mümkün kılan ekolojik denge dahî, insana bunun kör tesadüflerin eseri olamayacağını açıkça îlân eder. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’deki ilk emri;

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”dur. (el-Alak, 1)

Yani hayatı boş gözlerle seyretme! Hiçbir şey boşuna yaratılmadı…

Cenâb-ı Hak, yerde ve gökte, insanda ve âlemde her şeyi, Zât’ının varlığına, birliğine, kudretine birer nişan olarak, bir tefekkür malzemesi hâlinde ihsân etti.

Gören, duyan ve hisseden kalpler; bu kâinatta ilâhî kudret ve azamet tecellîlerinden başka bir şey görmezler.

Buna rağmen;

Cenâb-ı Hakk’ın “el-Bârî” ve “el-Musavvir” esmâsının tecellîlerinden gâfil kalan; rüzgârların, derelerin ve dağların sessiz lisânından bir şey anlamayan hantal kalplere ne yazık!..

Cenâb-ı Hakk’ın bu kadar ilâhî azamet tecellîleri karşısında kör olan kalplerin hâli, bir hazine üzerinde aç ölen bedbahtlardan farksız…

GENÇLER NEDEN İNKAR EDİYOR?

Dünyada ve bilhassa genç nesillerde, böyle inkâr temâyüllerinin olmasının sebebini, menfî propagandalarda aramak lâzımdır. Yoksa îtikaddaki mezhebimiz olan Mâtüridî âlimleri şöyle derler:

“Kendisine hiçbir kitap ve peygamber ulaşmamış bir kişinin dahî, Allâh’ın varlığını kabul etmesi gerekir.”

Yani kâinat bir tefekkür dershânesi, bir îman laboratuvarı. Burada inanmamak için akla iptal damgası vurmak lâzım, ahmak olmak lâzım, kalbin kör olması lâzım.

Bak şu çiçeğe; bir kara topraktan nasıl çıkıyor? Kaç kolorist çalışıyor, kaç dekoratör çalışıyor onun için?.. Cenâb-ı Hak kime veriyor bunu? İnsanın olmadığı diğer gezegenlerde, yıldızlarda niye yok böyle tecellîler?..

Her varlık, Cenâb-ı Hakk’ın bir delili. Tabi ârif olanlar için. Gâfillere ise her şey gaflet sebebi.

Onun için ârif bir zât diyor ki:

“Bu cihân, âkiller (akıl sahipleri) için seyr-i bedâyî (yani ilâhî sanatı ibretle temâşâ) vesîlesidir; ahmaklar için ise yemek ile şehvetten ibârettir!”

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de şöyle diyor:

“İdrâk sahipleri için ağaçlardaki her bir yaprak, mârifetullâh (yani Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilme) hususunda bir dîvandır, mufassal bir kitaptır. Gâfiller için ise bütün ağaçlar, tek bir yaprak bile değildir.”

Cenâb-ı Hak, her şeyi mükemmel bir ölçüyle yaratmıştır. Şu kâinâtı seyrettiğimiz zaman, zerreden küreye her şeyde bir mükemmellik söz konusu. Yani her şeyde ilâhî bir düzen, ilâhî bir tanzim göze çarpıyor.

Birkaç misâl verecek olursak:

Anâsır-ı erbaa dediğimiz dört unsur, yani ateş, hava, su ve toprak; hiçbiri diğerinin sınırına taşmıyor.

Meselâ Dünya’nın ortasındaki mağma tabakası, altımızda müthiş bir ateş okyanusu hâlinde. Üstümüzdeki Güneş ise, muazzam bir alev topu… İkisi de diğerinin sınırına taşmıyor. Mevlâmız, bu iki ateş arasında biz kullarına serin ve selâmet bir hayat lûtfediyor.

Cenâb-ı Hak;

“Güneş ve Ay, bir hesaba göre (hareket etmekte)dir.” (er-Rahmân, 5) buyuruyor.

Meselâ Güneş’le Dünya’mız arasındaki mesafe biraz daha fazla olsaydı, her yer kutuplara dönerdi. Ya da mevcut olandan biraz daha yakın olsaydı, bu sefer de her şey yanar kavrulurdu.

Yine Dünya’nın ekseninde 23,5 derecelik bir eğim olmasaydı, mevsimler meydana gelmezdi. Bu durumda yaz olan yer, hep yaz; kış olan yer, hep kış olurdu.

Dünya’nın kendi etrafında dönme hızı biraz yavaş olsa, gece-gündüz arasındaki ısı farkları çok yüksek olurdu. Daha hızlı olsaydı, atmosfer rüzgârları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı imkânsız kılardı.

Yer kabuğu, biraz daha kalın olsaydı, canlıların hayatı için elzem olan oksijen bulunmazdı. Kalın toprak tabakası, mevcut oksijeni çeker ve hayat imkânsız hâle gelirdi.

Denizler de öyle. Denizler bugünkü hâllerinden bir miktar daha derin olsaydı, bu fazla sular, karbondioksit ve oksijeni çekeceğinden, yeryüzünde hayat olmaz, bitki bile yetişmezdi.

Dünya’nın etrafındaki atmosfer tabakası biraz daha ince olsaydı, meteorlar her gün yeryüzünü döverdi.

Havadaki % 77 azot, % 21 oksijen sınırı değişse, hayatın devam etmesi nasıl mümkün olurdu? Hiç düşünüyor muyuz?

Bu hususta bir hâtıramı nakledeyim:

Bir gün Medîne’den dönüyordum. Uçakta hostesler geldi ve;

“–Siz hocaymışsınız.” dediler.

“–Yok, öyle diyorlar.” dedim.

“–Bize bir tavsiyede bulunun.” dediler.

“–Bakın dedim, siz hep uçakta gidiyorsunuz. Yüksekteki oksijen az, uçaktaki oksijen ise, yerdeki oksijen kadar. Bunun için devamlı oksijen ayarlaması yapılıyor. «Arıza yaptığı zaman oksijen maskeleri gelecek!» diyorsunuz.

Hiç yeryüzünde bir kimse; «Yarın acaba havanın yüzde 21 oksijeni, yüzde 77 azotu değişebilir, bir oksijen tüpüyle gezeyim.» diyor mu? Bir ateist bile, ilâhî irâdeye teslim hâlinde. Fakat kalbin körlüğü, inanmaya mânî oluyor…”

Hakîkaten bir ateist bile -her ne kadar inkâr etse de- kâinattaki ilâhî tanzime teslîmiyet sayesinde huzur içinde yaşayabiliyor. Herkes ilâhî kudrete îtimadla hayâtiyetini devam ettiriyor. Fakat o kudretin sahibini ikrâr edebilmek, ancak selîm fıtratların nasîbi…

Kaynak: osmannuritopbas.com

DEİZM NEDİR? DEİST KİMDİR?

İSLAMİYET YERİNE NEDEN ATEİZMİ SEÇİYORLAR?

EVLATLARIMIZI ZAMANIN FİTNELERİNDEN NASIL KORURUZ?

Paylaş.

Yorumlar