ARAP BAHARI 2.0 NEDİR?

0

Arap Baharı 2.0 nedir? Arap Baharı 2.0 iyimserleri mi kötümserleri mi haklı çıkartacak?

Tunus’ta bir seyyar satıcının kendisini yakmasıyla tetiklenen, kısa sürede totaliter rejimlere karşı isyana dönüşen ve adına Arap Baharı denilen sürecin üzerinden 9 yıl geçti. Bu sürecin fırtınalı günlerinde, Zeynel Ali Abidin, Hüsnü Mübarek, Muammer Kaddafi ve Ali Abdullah Salih gibi zamanın kudretli liderleri alaşağı oldu. Ama despotik liderlerin gitmesi halkların özgürleşmesine yetmedi. Devrimleri başarılı olmuştu ama gerisini getiremediler-getirtmediler. Çünkü devrimleri, bugün “şer ekseni” diye de anılan bloğun ve onlara destek veren Batılı ağa babaları tarafından çalınmış, kurdukları bahar hayali kelimenin tam anlamıyla zemheri kışa döndürülmüştü.

Bugün Mısır, Libya, Suriye, Yemen halkları Arap Baharı öncesi günlerini mumla arayacak durumdalar; ya çok daha büyük zulümlere maruz kalıyorlar ya da eskisinden daha despotik rejimlerin baskısı altında yaşıyorlar. Yeni bir bahar hayali kuramayacak kadar da umutsuzluk içerisindeler.

Arap Baharı’nın fırtınalı günlerini daha sakin geçiren Cezayir ve Sudan halkları ise 9 yıl gecikmeli de olsa kendi diktatörlerine ancak şimdi, “artık yeter” deme cesaretini göstererek sokaklara indiler. Arap Baharı’nın birinci versiyonundan önemli dersler çıkartarak, diğer halkların düştükleri hatalara da düşmediler. Barışçı direnişleri sonunda onlar da liderlerinden kurtuldular ama bu kurtuluş o çok özledikleri özgürlüğü getirecek mi? Cezayir ve Sudan halklarının kurdukları bahar hayali yoksa onlar için de mi kâbusa dönüşecek?

ARAP BAHARI 2.0 İYİMSERLERİ Mİ KÖTÜMSERLERİ Mİ HAKLI ÇIKARTACAK?

Ortadoğu siyasi analizlerinde Cezayir ve Sudan’da yaşananları Arap Baharı’nın ikinci dalgası olarak yorumlayanlar bir hayli fazla. Hatta bu dalganın başarıya ulaşmasından ümitli olanlar yine azımsanmayacak oranda.

“Diktatörler kaygılanmalı,  Sudan ve Cezayir’de yaşananlar, yeni bir barışçıl rejim değişikliği dalgasının parçasıdır” diyor Independent yazarı Borzou Daragahi.

Ortadoğu medyasında gazeteci Borzou’nun bu görüşüne katılan birçok analiz var. Söz konusu analizlerde Cezayir ve Sudan halklarının daha önceki halk devrimlerinde yapılan hatalardan dersler çıkardıklarını ve durumun bu sefer farklı olduğunun altı çiziliyor.

Arap Baharı’nın ikinci dalgasının başarıya ulaşacağı yönündeki umutlar çokça dillendirilse de en az umutlar kadar risklerin de altı çiziliyor. Bunun bir Arap Baharı 2.0 olmadığını söyleyenler Sudan ve Cezayir halk devrimlerinin yine darbeciler ve onlara destek veren bölgesel ve küresel güçler tarafından çalınacağı kaygısına işaret ediyorlar.

Bundan sonraki süreç, Arap Baharı 2.0 iyimserlerini mi haklı çıkartacak yoksa kötümserleri mi? Ortadoğu uzmanı Patrick Cockburn’a göre iyimserlerin 9 yıl önce yaptığı gibi, bu sefer de kötümserler yanılıyor olabilir.

Uzman gazeteci, devrimcilerin geçmişteki yenilgilerinden ders çıkardığını söylüyor ve “2011’de Kahire’de yapılan “ordu millet el ele” tezahüratları bugün Hartum’da yok” diyor. Dahası, “Arap dünyasındaki orduların nüfusun geri kalanı üzerinden geçinen asalak varlıklar ve şişirilmiş kurtçuklar olduğunun herkesin fark ettiğinin” altını çiziyor.

ÖMER EL-BEŞİR NEDEN GİTTİ?

Sudan’da 1989’daki kansız darbe ile iktidara gelen devlet başkanı Ömer el-Beşir yine bir darbe ile devrildi. Sayısız dış ve iç krizi atlatıp 30 yıldır Sudan devlet başkanlığı koltuğunda oturan Ömer el-Beşir’i devrilmeye götüren süreç ekmek fiyatlarını üç katına çıkartmasıyla başladı. Ardından da protestolar halkın patlayan öfkesine dönüştü, günlerce süren protestoların ardından da askerin müdahalesiyle Ömer el-Beşir dönemi sonlandı.

Sudan’da ekonomik gerekçelerle başlayan isyanın nedenleri sadece ekonomik değil. Birçok Arap rejimi için dillendirilen eleştirilen Ömer el-Beşir yönetimi için de dillendiriliyordu. Anti demokratik uygulamalar, adaletsizlik, yolsuzluk suçlamaları Beşir yönetimine yönelik dillendirilen eleştirilerin başında geliyordu.  Özellikle petrol zengini Güney Sudan’ın ayrılması ve Darfur merkezli iç savaş sebebiyle Sudan, hem ekonomik hem siyasal anlamda türbülansa girmekten bir türlü kendini kurtaramadı. Ömer el-Beşir, yönetimini kurtarmak için siyasi anlamda bir takım radikal geri adımlar attı.

Mesela ABD ile ilişkileri düzeltmek adına İran cenahından, İran karşıtı Suudi Arabistan bloğuna taşındı. Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen’deki savaşına destek verdi.

Ömer el-Beşir, İran karşıtı blokun saflarına geçince ABD ile ilişkilerini yumuşatma imkânı buldu. Bununla da yetinmedi, Körfez ülkelerinin İsrail ile ilişkileri normalleştirmek için yarıştığı bir dönemde İsrail’e ılımlı mesajlar gönderdi. İsrail’in Güney Sudan hava sahasını kullanma talebine izin verdi. Bu radikal savruluşlar el-Beşir’in İsrail’le olan ilişkilerinde sergilediği tutarsız tavrın bir delili olarak görüldü.

Ömer el-Beşir, Savakin adasını Türkiye’ye tahsis etmesine yönelik Mısır’dan yükselen tepkilerin ardından soluğu darbeci Sisi’nin yanında aldı. Yine eli kanlı Esed’i ziyaret eden ilk Arap lider oldu. Görüşmede Esed’e “Suriye’nin Arap dünyasındaki yerini ve eski gücünü kazanana dek Sudan elinden gelen tüm gayreti gösterecektir” vaadinde bulundu.

Tüm bu siyasi savruluşların el-Beşir’in sarsılmaya başlayan yönetimini kurtarmaya yönelik uluslararası destek arayışlarıydı ama tutmadı. Ekmek fiyatlarını üç katına çıkarması daha belirleyici oldu!

Sonuç olarak toplumunun hemen her kesiminden insanların sokaklara inmesinden hareketle Sudan’da yaşananları genel anlamda bir halk devrimi olarak tanımlamak mümkün. Ama bu devrimi askerlere hatta bölgesel -ki bunların başında “Şer Ekseni” geliyor- ve küresel güçlere çaldırma riski ile karşı karşıyalar.

Sudan askeri konseyi şimdilik “iki yıl sonra yönetimi sivillere devredeceğiz” diyor. S. Arabistan, BAE, Mısır hatta ABD’den askerlere destek mesajları geliyor. Halk ise yönetimin derhal sivil geçiş hükümetine devredilmesini istiyor.

Askerler kimi dinleyecek, halkı mı “ekonomini kurtarırız ama halkını dinleme” diyen “şer eksenini” mi? Her iki tercihin de hem Sudan hem de bölge üzerinde etkileri olacağı muhakkak. Bekleyip göreceğiz…

“İSRAİL, ŞİMDİYE KADAR TRUMP GİBİ BİR DOST GÖRMEDİ”

Bu sözler İsrail Başbakanı Binyalin Netenyahu’yu ait. ABD Başbakanı Donald Trump’ın işgal altındaki GolanTepeleri’ni İsrail’i ilhakına hükmeden kararnameyi imza töreninde dillendirmişti bu sözleri. Hakikaten İsrail Başbakanı haklı, Siyonistlerin Filistin topraklarına çöreklendiği tarihten bu yana İsrail’in emrine bu kadar amade bir ABD yönetimi gelmedi.

İsrail’de tarihinin en sağcı iktidarı ile Amerika’daki en İsrail yanlısı, Hristiyan Siyonist Evanjeliklerin dümende olduğu bir Amerika yönetimi var. Her iki yönetim de siyasi, dini, stratejik hedef birliği içerisinde hayallerdeki Arz-ı Mev’ud’a yani Büyük İsrail hedefine doğru el ele, kol kola yürüyorlar.

Önce, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan eden Trump sonra işgal altındaki Suriye’ye ait Golan Tepeleri’nin İsrail’in toprağı olduğuna hükmetti.

Netenyahu “Bağımsız bir Filistin devletinin varlığı bağımsız bir İsrail devleti için tehdittir. Kudüs’ü bölmeyeceğim, Yahudi yerleşim yerlerini de boşaltmayacağım” diyerek bundan sonraki adımını da şöyle açıkladı. “Batı Şeria’yı ilhak edeceğiz.”

Eğer İsrail, Batı Şeria’yı da ilhak ederse bu Filistin devletinin tabutuna son çivinin de çakılması anlamına gelir. Peki, Netenyahu’nun işgal söylemindeki bu fütursuzluğunun sırrı ne? İşte o sır işgal devletinin başbakanının Arap dünyasının artık Filistin diye bir meselesi olmadığını bilmesinden kaynaklanıyor. Çünkü, Filistin meselesi birçok Arap ülkesi rejimi için artık tam bir ayak bağı olarak görülüyor. Birçok Arap rejimi işgal altındaki Filistin halkının başka yerlere gönderilmesi de dâhil bütün önerilere açıklar. Bahreyn Dışişleri Bakanı Halid bin Ahmed Al Halife, “Filistin, Arap dünyasının bir numaralı sorunu değil” deyip Filistin meseleyi kestirip atmıştı zaten.

HAFTER; ŞER EKSENİ’NİN KURŞUN ASKERİ

Muammer Kaddafi’nin 2011 yılında öldürülmesiyle sonuçlanan ayaklanmadan bu yana siyasi karmaşanın yaşandığı Libya yeni bir iç savaşın eşiğinde, hatta tam da ortasında denebilir. Bir tarafta Libya’nın doğusunu kontrol altında tutan, Arap Baharı karşıtı cephenin desteklediği eski general Halife Hafter, diğer taraftan BM ve uluslararası toplum tarafından Libya’nın resmi hükümeti olarak kabul edilen Trablus merkezli Fayiz Serrac hükümeti. General Hafter, hamileri Suudi Arabistan, Mısır ve BAE’nin izniyle Trablus hükümetine karşı topyekûn savaş başlattı. Ülkeyi topyekûn bir iç savaşın için soktu.

Halife Hafter, hem Ortadoğu hem de Batı’daki İslami hareketlere karşı duran laik ve liberal kesimler tarafından destekleniyor. Özellikle Arap Baharı Karşıtı blok tarafından Libya’nın Sisi’si yapılmaya çalışıldığı aşikâr. Bu anlamda bu darbeciyi ABD ve Fransa da destekliyor.

Libya’da olup biteni ve eski general Hafter’in hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığını Tunus eski Cumhurbaşkanı Munsıf Merzuki’nin  şu sözleriyle özetlemek mümkün: ‘Bugün Libya’da gördüğümüz gelişme, Arap baharını diri diri gömme çabasının son teşebbüsüdür. Ülkesinin başkenti Trablus’a saldıran Halife Hafter, İsrail ve batıya hizmet için bütün imkânlarıyla Arap baharıyla mücadele eden BAE, Mısır ve Suudi Arabistan’ın temsil ettiği şer eksenin kiraladığı bir kurşun askerdir.’

“İRAN KORKUSU”NUN RANTI VE ARAP NATO’SU

İran, ABD-İsrail-Suudi Arabistan ve onun uydusu niteliğindeki kimi Arap rejimlerin hedefinde. Tahran yönetimine yönelik uzunca bir zamandır bir çevreleme operasyonu yürütülüyor. ABD başkanı iç politikada sıkıştıkça rahatlama için daha bir sardırıyor İran’a. İsrail’i ve ABD’deki Yahudi-Evanjelik lobinin desteğini almak için son olarak İran’ın resmi ordusu, İran Devrim Muhafızları’nı terörist ilan etti mesela.  İran Meclisi de ABD’nin Ortadoğu’daki tüm güçlerini “terörist” ilan ederek mukabelede bulundu.

İran’a yönelik çevreleme operasyonunun bir diğer en önemli ayağı ise özellikle Körfez ülkeleri Mısır ve Ürdün’ün ordularının katılımıyla oluşturulacak Arap Natosu diye de tanımlanan Ortadoğu Stratejik İttifakı projesi.

Ortadoğu Stratejik İttifakı bir diğer adıyla Arap Natosu projesinin motivasyonu, sadece İran’ın Ortadoğu’daki nüfuzunu kırmak, bölge ülkelerini ve İsrail’i İran tehdidinden korumak değil; bu proje aynı zamanda Türkiye’nin bölgedeki gücünü kısıtlamayı da hedefliyor.

Nihai planda Sünni Araplarla, Şii İranlıları birbirine kırdırma amaçlı bu proje pek de ABD ve İsrail’in istediği şekilde gitmiyor. Mısır, geçen ay “Ben İran’ı karşıma almak istemiyorum, sonra 2020’de Trump’ın seçilip seçilmeyeceği belli değil, o yüzden ‘Arap Nato’su işinde yokum” dedi. Mısır ordusu gibi Ortadoğu’nun önemli ordusunun bu projenin dışında kalması Arap Nato’su planına önemli oranda sekteye uğratacak bir gelişme.

Ancak, her şeye rağmen ABD ve İsrail, önemli oranda kendisinin de neden olduğu İran’ın yayılmacı politikalarının ortaya çıkardığı Körfez ülkeleri üzerindeki İran korkusunu kullanmayı sürdürecek. Çünkü bu konjonktür yani İran’ın Şii yayılmacılığı korkusu Suudi Arabistan ve uydularının daha çok ABD ve İsrail’e yaslanmalarının önünü açıyor. Bu da ABD’ye amiyane ifadeyle yol ve su olarak geri dönüyor. Birçok Körfez ülkesi, İran tehdidinden kendilerini korumak için ABD’den milyar dolarlık silahlar satın alıyor. Trump yönetimi bu sayede silah sanayisini ihya etmesinin ötesinde Körfez’in İran korkusunu İsrail açısından inanılmaz bir siyasi ranta da dönüştürüyor. İran ile İsrail’in yerlerini değiştiren Körfez ülkeleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirme kuyruğuna girerken işgal devletinin Filistinlilerin haklarını gasp edişi karşısında üç maymunu oynamak zorunda kalıyor.

Kaynak: Dünya Gündemi, Altınoluk Dergisi, Sayı: 399

ORTADOĞU’YU NELER BEKLİYOR?

Paylaş.

Yorumlar