Allah'ın İnsanlara Verdigi Üç Büyük Nimet

Allah Teâlâ'nın insanlara verdiği üç büyük nimet hangileridir? Üç büyük nimetin insanda tecellileri nelerdir?

ÜÇ BÜYÜK NÎMET

Cenâb-ı Hak bize üç büyük nîmet ihsan etti. Ve bu üç mühim nîmetle uyanmamızı, tezkiye olmamızı, Dâru’s-Selâm/Cennet’e davet ediyor Cenâb-ı Hak.

1. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

Birinci, en büyük nîmet, Peygamber Efendimiz, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz. O, ilâhî rehber. Üsve-i hasene; bütün herkese örnek şahsiyet. Bir mûcize Efendimiz. Yani ne kadar insan varsa, bütün insanlar, ne kadar problemi varsa Rasûlullah Efendimiz’in şahsında çözerler.

Fahr-i Kâinât, İnsanlığın Efendisi, Habîbullah…

Rabbimiz buyuruyor, Tevbe Sûresi 128. âyette:

“Andolsun size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız, O’na çok ağır gelir...” Yani bir annenin-babanın merhametinden daha çok merhametli. “…O size çok düşkün, mü’minlere karşı çok raûf ve çok rahimdir.” Çok merhametlidir buyruluyor.

2. Kur'ân-ı Kerim

İkinci büyük nîmet; Kur’ân-ı Kerîm… Ders kitabımız. Cenâb-ı Hakk’ın kullarına gönderdiği mektup.

Cenâb-ı Hak:

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

(“Biz, Kur’ânʼdan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müʼminler için şifa ve rahmettir…” [el-İsrâ, 82]) buyuruyor. Şifa ve rahmet olarak indirildi. Yani ferde, aileye, topluma şifa ve rahmet, istikâmetinde gidenler için.

3. Kâinât

Üçüncüsü; kâinat… İnsan yaratılmadan evvel bu Dünya hazırlandı. Dünya, bir mekteb-i âlem olarak, bir imtihan dershanesi olarak hazırlandı. Her köşesi muhteşem sanat harikalarıyla dolu. Her zerresi ayrı bir sır ve hikmet cümbüşü olan bir imtihan dershanesi.

Cenâb-ı Hak buyuruyor Âl-i İmrân Sûresi:

“Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz…” (Âl-i İmrân, 110)

Demek ki bir müslüman bir defa kendisini ihyâ edecek. Kur’ân-ı Kerîm rehberliğinde, Rasûlullâh’ın rehberliğinde bir hayatı olacak. Kâinattaki -zerreden küreye- her gördüğünden bir nasip alacak. Kendinde neredeyse bir zikir hâli teşekkül edecek.

Hayırlı bir ümmet olabilmek. Kendimizi inşâ edeceğiz, sonra da kendimizi toplumdan mes’ûl göreceğiz. Yani devrin akışından, zamanın akışından kendimizi mes’ûl göreceğiz.

Yine el-Bakara’da, 143. âyette:

“İşte böylece sizin insanlığa şahit olmanız…” Neyin şahidi? İslâm’ı temsil ederek şahit olmamız. Yaşayarak temsil etmemiz.

“…Rasûl de size şahit olması için…” Peygamber Efendimiz bize şahit olacak. Şefaat edecek.

“…Sizi mûtedil bir ümmet olarak kıldık…” buyuruyor.

Velhâsıl, yaratılışımız;

لِيَعْبُدُونِ (“…Bana (Allâhʼa) kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56]) Allâh’a ibadet, Allâh’a kul olmak. Hayatın bütün muhtevası içinde kul olabilmek.

Ondan sonra, ikinci merhalesi de mârifetullah; kalpten bir pencere açılabilmesi, yani Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmek. Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî sıfatlarının o kalpte tecellî etmesi. Yani mârifetullah’ta seviye kazanmayı arzu eden bir gönlün, takvâ ile derinleşmesi zarûrî.

Gönül gözüyle baktığımız zaman, bu cihanın bir imtihan havasıyla dolu bir imtihan dershânesi olduğu meydandadır. Rabbimiz bizden bir fedakârlık istiyor.

Ebedî bir hayat var. “Yevmü’l-hulûd; bitmeyen bir gün” başlayacak. (Bkz. Kāf, 34) Onun için en zor, îmanda bir fedakârlık. Bilhassa zor zamanlarda. Cenâb-ı Hak bunun misallerini veriyor. Nasıl müslümanların zor zamanları oldu tarihte; İslâm’dan evvelki devirlerde, diğer peygamberler zamanında, Mekke devri-Medîne devrinde…

Demek ki îman, çok mühim. Îman bir fedakârlık istiyor.

Cenâb-ı Hak bizlere de Mekkelilere, Medînelilere tâbî olan ihsan sahipleri güzellikle, buyuruyor. (Bkz. et-Tevbe, 100)

Onlar her türlü zulme katlandılar. Canlarını, mallarını Allah yolunda feda etmeyi, canlarına bir nîmet bildiler.

Amelde fedakârlık istiyor Cenâb-ı Hak. Tabi bu da zor zamanlarda.

Tebük Seferi vardır; ilk Haçlı seferi. Müslümanlar Medîne’den Tebük’e kadar yürüyecekler, deveyle vs. ile. Orada Bizans ordusunu bertaraf edecekler. Bin km. gidecekler, bin km. dönecekler. Mevsim, zor bir mevsim. Kurak bir mevsim. Sıcağın had safhada olduğu bir mevsim. Münâfıklar dediler ki:

“–Bu sıcakta dediler, böyle sefer mi olur?” dediler.

Cenâb-ı Hak da:

“–Cehennem ateşi daha sıcaktır.” buyurdu. (Bkz. et-Tevbe, 81)

Demek ki bütün zorluklar karşısında kul, bir imtihan içinde olduğunun idrâkinde olacak. Cehennem’in daha sıcak olduğunun şuuru içinde olacak.

Tabi bu, nefsin zor zamanları olacak. Sabrın zorlandığı zamanlar olacak. Bunun için Cenâb-ı Hak:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

İç âlem temizlenecek, fücurdan.

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا

(“(Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki.” [eş-Şems, 8])

Allah’tan uzaklaştıran her şeyden kalp temizlenecek. Onun uzağında kalacak. Ateşten kaçar gibi kaçacak. Ve takvâya mesafeler artacak.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

Cenâb-ı Hakk’a güzel bir kul olacak.

Yani Cenâb-ı Hak bizden, aşk ile yaşanan bir îman istiyor. Bu, lâyıkına muhabbet, müstahakkına nefretle olur.

Kalp âlemi bir rûhâniyetle dolacak, bilhassa seherlerde. Gündüze o seherlerin o rûhâniyetiyle girilecek.

Hayranlık tevzî eden bir güzel ahlâk isteniyor. Zira mü’min üç sıfatla mütehallî olacak:

Birincisi, “ahsen” olacak. Yani her işi en güzel olacak mü’minin. Cenâb-ı Hak “اَحْسِنُوا” buyuruyor; her işimizin en güzel olması… Ticârî, âile hayatı, evlât yetiştirme, ibadet vs…

Ecmel” olacak. Her hâl ve davranışı gönle ferahlık ve huzur verecek.

Ekmel” olacak. Olgun ve kâmil olacak. Muhâtaba nezâket, zarâfet ve duygu derinliği verecek.

Yani bir mü’min canlı bir Kur’ân olarak yaşayacak. Mükerrem bir gönül insanı olacak. İnfak sahibi olacak. Cenâb-ı Hakk’ın kendisine her an ikram ettiğini düşünüp o da ikram sahibi olacak. Takvâda mesafe alarak Cenâb-ı Hakk’a yaklaşacak.

İlâhî irâdenin -her şey ilâhî irâde içinde- küllî irâdenin yürürlükte olduğu bu âlemde, insan cüz’î irâdesini nefsânî arzularına râm etmekten koruyacak. Çünkü günahlarda daima câzibe vardır. Günahlar çeker. Nefis de günahlara bir te’vil yolu bulmaya çalışır.

Cenâb-ı Hak 137 yerde insanı, kâinatta sergilediği ilâhî kudret akışlarını, azamet tecellîlerini tefekküre davet ediyor. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, kulda zengin bir tefekkür ufku açılacak. Toprağa bakıp tefekkür edecek. Her mevsim ayrı ayrı veriyor, kim verdiriyor? Bir zerreden koca bir ağaç çıkıyor, meyvelerini veriyor, kim yaptırıyor, fâil kim?

Semâya bakacak bir tefekkür edecek, Güneş, Ay, vs… Atmosfer; oksijeni, azotu vs…

İnsana bakıp tefekkür edecek. Nasıl içeride bir cihazlar, fakülteler çalışıyor, kendi irâdemizin dışında? Nasıl bir spermden nasıl meydana geldi?

Velhâsıl her zerre, tefekkür ummânına kulu daldırır. Fakat hangi kalp?

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

Tezkiye olmuş bir kalp…

Furkân, 61. âyette Cenâb-ı Hak semâ ile tefekküre davet ediyor, gökyüzü ile. Gökyüzü sonsuz. Ucu bucağı yok. Ne kadar galaksi var, ne kadar yıldız var, onun da matematiksel bir sayısı mümkün değil, saymak da mümkün değil. İnsanın idrâkinin ulaşabilmesi de mümkün değil.

“Gökte burçları var eden, onların içinde bir çerağ (Güneş, -işte Dünya için de bir çerağ Güneş) ve nurlu bir Ay barındıran Allah, yücelerin yücesidir.” (el-Furkân, 61)

Cenâb-ı Hak Güneş’i veriyor, Güneş batıyor, Ay geliyor. Güneş, Ay vardiya değiştiriyor. Güneş’in güzelliği ayrı, Ay’ın güzelliği ayrı, fonksiyonları ayrı. Bir ibret…

Hepsi bir mizanla, bir ölçüde devam ediyor. Güneş, 150 milyon km. uzaktan devam ediyor. Dünya da 365 gün 6 saatte etrafında dönüyor ve bir yıl meydana geliyor. Dünya’mız gibi tam 1.300.000 tane gezegen, içine sığar.

Cenâb-ı Hak Rahman Sûresi’nde; “Semâyı Allah yükseltti…” Ne kadar? İdrak ötesi. “…Ve bir mîzan koydu.” (er-Rahmân, 7)

Yıldızlarda mîzan var. Bir çarpışma yok, bir şey yok. Güneş’te, Ay’da bir mîzan var, fonksiyonu devam ediyor. Bildiğimiz, bugün coğrafya ilminin bildiği, bilmediğimiz daha bir sürü fonksiyon. Biraz yaklaşsalar ne olur, uzaklaşsalar ne olur? Nasıl bir mîzanda? Nasıl Güneş bir ateş topu? Nasıl Cenâb-ı Hak o ateş topundan bütün mahlûkâtı ısıtıyor, ışığını veriyor, bir gün doğuyor, sanki bir lamba çevriliyor, bütün kâinat, bütün bulunduğu yerler, şuâsının geldiği yerler gündüz oluyor. Öbür tarafa geçiyor, Ay vardiyaya giriyor, öbür tarafı aydınlatıyor.

Yeryüzü ve semâ gibi mekâna ait, gece ve gündüz gibi zamana ait ilâhî kudret tecellîleri, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran davetçiler durumundadır. Güneş, Allâh’a davet ediyor. Ay davet ediyor. Semâvat davet ediyor. Toprak davet ediyor. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın azametini _drake, kulluğa davet ediyor bizi.

Kendimiz kendimizi davet… Şu içimizdeki cihazlar ediyor; nasıl çalışıyor!?.

Ondan sonra gelen âyet:

“İbret almak veya şükretmek dileyen kimseler için, gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O’dur.” (el-Furkân, 62)

Gece-gündüz, muayyen mesafede. 24 saatte bir etrafında dönüyor Dünya, bir gün meydana geliyor. 15 saat içinde dönse, 30 saatte dönse ne olur? Her şey allak bullak olur. Her şey bir mîzan, her şey bir ölçü…

Yine buyruluyor:

“Güneş’i ışıklı, Ay’ı da parlak kılan…” Güneş’ten alıyor ışığı, Ay’a veriyor. “…Yılların sayısının hesabını bilmeniz için ona (Ay’a) birtakım menziller takdir eden…” Bir hilâlden başlıyor, bedir oluyor, tekrar hilâle dönüyor. “…Allah bunları ancak gerçeğe hikmete binâen yaratmıştır. O, bilen bir kavme âyetlerini açıklamaktadır.” (Yunus, 5)

Yani Cenâb-ı Hak kulundan şuur istiyor. Her gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak. “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor devamında, Yunus Sûresi’nde:

“Gecenin ve gündüzün değişmesinde (uzayıp kısalmasında), Allâh’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, (O’nu inkâr etmekten) sakınan bir kavim için elbette nice deliller vardır!” (Yunus, 6) Hep hikmet…

Cenâb-ı Hak:

اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ

(“Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket etmekte)dir.” [er-Rahmân, 7])

Hesapladır. O hesap, saniye şaşması yok.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak kulu daima tefekküre davet ediyor.

İlk âyet:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Demek ki her gördüğün, her şeyde Cenâb-ı Hakk’ı okuyacaksın. Suyu içerken Cenâb-ı Hakk’ı okuyacaksın. Nasıl bu, kaç sefer semâya çıkıyor, kaç sefer iniyor, kaç sefer temizleniyor?.. Senin vücuduna girecek, şifa olacak. Toprağa girecek şifa olacak. Hayvanata girecek, şifa olacak. Bir hayat olacak…

Her şeyi oku. Rasûlullah Efendimiz’i oku.

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

Nasıl bir insanlıkta bir âbide! Nasıl bir şahsiyet! Eşi-benzeri mümkün mü?

Ondan sonra Cenâb-ı Hak buyuruyor:

اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ

“Oku, Rabbin büyük bir kerem sahibidir.” (el-Alak, 3)

Ne kadar mahlûkâta bak, -keremini gör; el-Musavvir, el-Bârî sıfatı- insan için dünyaya getirdi. Hepsinin ayrı ayrı hikmetleri var. Cenâb-ı Hakk’ın el-Musavvir, el-Bârî sıfatlarının tecellîleri.

Bir “اِقْرَاْ” daha var. O zor bir “اِقْرَاْ” oku. O, zor bir oku:

اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا

“Kitabını oku…” Kıyamette o. Ekranlar inecek. Kirâmen Kâtibîn devamlı dosyaya haber gönderiyor.

Cenâb-ı Hak:

اِقْرَاْ كِتَابَكَ

“Kitabını oku…” diyecek. Hayatını kendin oku!

“…Hesap sorucu olarak nefsin kâfidir.” (el-İsrâ, 14) denilecek.

Gözler konuşacak, kulaklar konuşacak, deriler konuşacak. Cenâb-ı Hak niye verdi, nerede kullandın?

Çâre:

Efendimiz buyuruyor Vedâ Hutbesi’nde:

“Size iki emanet bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldıkça sapıklığa düşmezsiniz. Biri Allâh’ın kitabı Kur’ân-ı Kerîm, diğeri de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetidir.” (Bkz. Muvatta’, Kader, 3)

İslam ve İhsan

ALLAH'IN BİZE VERDİĞİ EN BÜYÜK NİMET

Allah'ın Bize Verdiği En Büyük Nimet

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

  • tek okunuşu

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.