ALLÂH “EHAD”DIR

0

Kur’ân-ı Kerîm baştan başa dikkatli bir nazarla gözden geçirildiğinde görülür ki, Allâh’ın, kullarını mükellef kıldığı husûsiyetlerin en mühimi zâtı hakkındaki inançtır. Bu inancın en hassas noktası da vahdâniyettir.

Kâinatın yaratıldığı andan itibaren akıp giden âhenkli seyri, hiç aksamayan nizâmı ve içiçe sonsuz hikmet ü esrârı, her şeyin sadece tek bir kudretin eseri olduğunu ifâde ve îzâh için kâfîdir. Şâyet bu kudret, tek olmayıp birden fazla bulunsaydı, irâdeler arasındaki farklılık sebebiyle kâinâttaki eşsiz ve sonsuz âhenk, nizâm ve hikmetler birbirine karışır, içinden çıkılmaz bir anarşi doğar ve neticede hayatı imkânsız kılardı. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

“Allâh buyurdu ki: İki ilâh edinmeyin! O ancak bir tek ilâhtır. O hâlde yalnız benden korkun!” (en-Nahl, 51)

“(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer söyledikleri gibi Allâh ile birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o takdirde bu ilâhlar, Arş’ın sahibi olan Allâh’a ulaşmak için çareler arayacaklardı.” (el-İsra, 42)

 “Eğer yerde ve gökte Allâh’tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allâh, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” (el-Enbiya, 22)

“… O’nunla beraber hiçbir ilâh yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allâh, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.” (el-Mü’minûn, 91)

 “… Kim Allâh’a ortak koşarsa muhakkak Allâh ona cenneti harâm eder, varacağı yer ateştir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” (el-Mâide, 72)

“(Ey Rasûlüm!) Andolsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuştur: «Andolsun, eğer Allâh’a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun.»” (ez-Zümer, 65)

“Allâh, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allâh’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” (en-Nisâ, 48)

Vahdâniyet inancına bağlı olduğunu söyleyen başka dînler de vardır. Meselâ mûsevîlik ve masonların inancı olan deizm gibi. Ancak bunlar, Allâh’ın sıfatlarında yanılmış olduklarından, yâni antropomorfik (Allâh’ı şekillendirici) bir yol tuttuklarından dolayı doğru bir vahdâniyet görüşüne sahip değildirler.

İslâm’ın dışındaki diğer semâvî dînler, ilk gönderildikleri şekilleriyle aynı oldukları hâlde sonradan yapılan tahrîflerle aslî husûsiyetlerinden çok farklı bir muhtevâya sokulmuşlardır. Bunlardan hıristiyanlıktaki tahrifat, câlib-i dikkattir. Bu dînde başlangıçta bir olan Allâh inancı, miladî beşinci asrın nihâyetlerinde korkunç bir tahrifata uğramış ve tevhîdin yerine ekânim-i selâse veya “teslîs” denilen üçlü tanrı inancı ikâme edilmiştir. Fakat bugün müterakkî insan bu mantıksızlığı kabûl etmemekte ve kiliseden uzaklaşmakta bulunduğundan papalık makâmı hıristiyanlığı yeniden vahdâniyet inancına döndürebilmek için ilmî çalışmalar başlatmış bulunmaktadır.

 Şâir Allah’ın tekliğini şöyle anlatır:

Tekten de tek, tek başına tek: Bir O var!..

Dolayısıyla Allâh’ın zâtına âid vahdâniyete, yâni bir ve tek oluşuna îmân, bir ikinci varlığa ihtimal bile bırakmayacak muhtevâda olmalıdır. İslâm, bunu ister ve bunu emreder. Bu, İslâm’a dâhil oluşta birinci adımdır. Bu adımı lâyıkıyla atanlara Cenâb-ı Hakk’ın nice rahmet, bereket, lutuf ve ihsân kapıları açılır. Nitekim Bilâl-i Habeşî -radıyallâhü anh-’ın onca ağır ve tahammül-fersâ işkencelere sabredip müşriklerin:

“–Putperestliğe dön!” şeklindeki taleplerine karşı büyük bir îmân vecdi ile sadece:

“–Ehad, ehad, ehad (Allâh bir, Allâh bir, Allâh bir)!..” diye mukabele etmesinin dünyevî karşılığı Âlemlerin Efendisi Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in baş müezzinliği makâmı olmuştur.

Vahdâniyet husûsunda îmânlardaki en küçük bir eksiklik, fazîlet ifâde eden sayısız amelle telâfî olunamaz. Tıpkı bir insana onun ten rahatlığını sağlayacak sonsuz iyiliklerin, şerefine yapılan bir taşkınlığı mazur göstermeyeceği gibi. Küfür, bu açıdan bakıldığında Allâh’ı -hâşâ- inkâr ve dolayısıyla O’nun izzet-i ilâhiyyesine tecâvüzdür. Yâni inkâr, Cenâb-ı Hakk’ın zâtına karşı işlenmiş bir cürümdür. Afvedilmemesinin sebebi de bundaki mânevî ağırlıktır. Bu itibarla kullardan Cenâb-ı Hakk’ın istediği ilk husus îmân, sonra amel-i sâlihtir.

Uhud muhârebesinin en şiddetli ânında Amr bin Sâbit adında bir yiğit Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yanına îmân için gelmişti. Muhârebenin seyrini görünce:

“–Yâ Rasûllallâh! Önce îmân mı edeyim, yoksa muhârebeye mi katılayım!” diye sordu.

Âlemlerin Efendisi -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“–Önce îmân et; sonra muhârebe!” buyurdular.

O kimse de îmânla müşerref olarak muhârebeye iştirâk etti. Harp sonrası onu da şehîdlerin arasında gören Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Az çalıştı, çok kazandı!..” buyurdular. (Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, Uhud Gazvesi, 35)

Vahdâniyet, Cenâb-ı Hakk’ı tevhîddir. İkilikten kurtulmaktır. İnsana ahsen-i takvîm tahtını ikrâm eden îmân sarayıdır. Bu ikrâma nâiliyyet için Yûnus şöyle seslenir:

Bize birlik sarayın,

Doğru beşâret ayın,

Geç ikilik fikrinden

Kogıl benliği yâ kul!..

Vahdâniyet, Cenâb-ı Hakk’ın yüce zâtına âid bir sıfat olduğundan O’na ilticâda bu sıfatı vesîle kılmak, duânın müstecâb olmasında mühim bir müessirdir. Zîrâ Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, duâların müstecâb olması için ashâbına başta “vahdâniyet” olmak üzere Cenâb-ı Hakk’ın yüce sıfatlarıyla ilticâ edilmesini talim buyurmuşlardır.

Ubâdetu’bnu’s-Sâmit -radıyallâhü anh- anlatıyor:

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“Geceleyin kim uyanırsa şunu söylesin: Allâh’tan başka ilâh yoktur, O birdir ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd de O’na aittir, O her şeye kâdirdir. Hamd Allâh’a âittir. Allâh münezzehtir, Allâh büyüktür, bütün amel ve ibâdetler için gereken güç ve kuvvet Allâh’tandır.”

Sonra aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm buyurdular:

“Rabbim! Beni afveyle! der veya duâ ederse duâsına cevap verilir. Eğer abdest alır ve namaz kılarsa namazı kabul edilir.” (Buhârî, Teheccüd, 21)

Yine buyurdular ki:

“Kimin Allâh’a veya herhangi bir insana ihtiyacı hâsıl olursa önce abdest alsın, abdesti de güzel yapsın. Sonra iki rek’at namaz kılsın. Allâh Teâlâ Hazretleri’ne senâda bulunsun. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e salât okusun. Sonra da şöyle duâ etsin:

«Halîm, Kerîm olan Allâh’tan başka ilâh yoktur. Arş-ı A’zam’ın Rabbi noksan sıfatlardan münezzehtir. Hamd âlemlerin Rabbine aiddir. (Allâh’ım!) Rahmetine vesile olacak amelleri, mağfiretini celbedecek sebepleri (hakkımda yaratmanı) taleb ediyor, her çeşit günahtan koruman için yalvarıyor, her çeşit iyilikten zenginlik, her çeşit günahtan selâmet diliyorum. Rabbim! Affetmediğin hiçbir günahımı, kaldırmadığın hiçbir sıkıntımı bırakma! Hangi amelden râzı isen onu ver, ey Rahîm olan, bana en ziyade rahmet gösteren Rabbim!»” (Tirmizî, Vitr, 17)

 Kaynak: Osman Nûri Topbaş, İslam İman İbadet

Paylaş.

Yorumlar