ABDULLAH ZÜ’L-BİCÂDEYN KİMDİR?

0

Abdullah Zü’l-Bicâdeyn radıyallahu anh Allah ve Rasûlü yolunda iki kilim parçasını kendine elbise yapıp imanından taviz vermeden yaşayan çoşkun gönüllü bir yiğit!..

Babası öldüğünde ona hiç mal bırakmamıştı. Zengin olan amcası, onu yanına alıp büyütmüş ve mal sahibi yapmıştı.

Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem–  Medine’ye hicret ettiği zaman Abdullah müslüman olmak ve O’nun yanına koşmak istemişse de, müşrik amcası buna mâni oldu. Peygamber Efendimiz; Mekke’yi fethedip Medine’ye döndüğü zaman artık sabrı tükenen Abdullah, amcasına;

“–Ey amca! Müslüman olmanı hep bekledim durdum. Senin hâlâ Muhammed –aleyhisselâm-’ı arzu ettiğini göremiyorum! Bari benim müslüman olmama izin ver!” dedi.

Amcası malıyla tehdit ederek şöyle dedi:

“–Eğer sen Muhammed’e tâbî olursan, üzerindeki elbisene varıncaya kadar, sana verdiğim her şeyi geri alırım!”

Abdullah –radıyallâhu anh– tereddüt bile etmedi:

“–Ben, vallâhi Muhammed –sallâllâhu aleyhi ve sellem– ’e tâbî oldum! Taşa, puta tapmayı bıraktım bile! Elimdeki şeyleri alırsan al!” dedi.

Amcası elbiselerine varıncaya kadar her şeyini aldı. Abdullah –radıyallâhu anh-, elbisesiz olarak annesinin yanına gitti. Annesi, kalın kilimini iki parçaya ayırdı. Abdullah; onun yarısını belinden aşağısına, yarısını da belinden yukarısına sardı. Kararlıydı, bir an evvel Medine’ye varıp Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem– ’e kavuşmak istiyordu. Önündeki her türlü engel, gözünde bir hiç hâline gelmişti. Daha fazla duramadı, kendisini sıkıştıran kavminden yakasını kurtararak o gece gizlice yollara düştü.

Uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından; eli-ayağı parçalanmış, açlık ve susuzluktan tâkati kesilmiş, perişan bir hâlde Medine’ye yaklaştı. Heyecanı had safhadaydı. Fakat bir an, üzerindeki kaba çullarla Allah Rasûlü’nün huzûruna çıkamayacağını düşündü. Buna rağmen Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi’ne kavuşma heyecanıyla kendinden geçen genç sahâbî, soluğu Mescid-i Nebevî’de aldı. Seher vaktine kadar mescidde yattı. Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem–  sabah namazını kıldırdı. Cemaate göz gezdirip evine döneceği sırada Abdullâh’ı gördü. Kimsesizlerin, yalnızların ve mazlumların sığınağı olan Rahmet Peygamberi –sallâllâhu aleyhi ve sellem– , o mübârek sahâbîyi şefkat ve muhabbetle bağrına bastı. Eski isminin Abdüluzza olduğunu öğrenince;

“–Sen, Abdullah Zü’l-Bicâdeyn’sin! (Çifte çul/kilim sahibi Abdullah’sın.) Bana yakın yerde bulun! Sık sık yanıma gel!” buyurdu.

Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem–  ashâbı içinde en çok suffe ashâbıyla ilgilenirdi. Çünkü onları; hâl ve ahlâklarıyla olduğu gibi, içinde yetiştikleri Kur’ân kültürüyle de İslâm’ı bütün dünyaya neşredecek kıvamda yetiştirmekteydi.

Abdullah –radıyallâhu anh– Suffe’de kalıyor ve Kur’ân-ı Kerim öğreniyordu. Bir müddet sonra Kur’ân-ı Kerim’den birçok sûreyi okuyup ezberlemişti.

Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– , onun hakkında;

“O, Allâh’a ve Allâh’ın Rasûlü’ne hicret ederek çıkıp gelmiştir! O, «evvâh»lardandır, yani Allâh’a çokça yalvaran ve Allah aşkıyla yanıp tutuşan biridir!” buyurarak iltifatta bulunmuştur. Çünkü o, Kur’ân okurken Allâh’ı çokça zikreder ve yanık terennümlerle içli duâlar ederdi.

Tebük Seferi’nde Efendimiz’in haber verdiği şekilde hummâdan vefat ederek şehid oldu, bizzat Peygamber Efendimiz tarafından kabre konulma şerefine nâil oldu.

Bizlere onun bu hâtırasını anlatan Abdullah bin Mes‘ûd –radıyallâhu anh– der ki:

“Bu manzara karşısında içim dolu dolu oldu. Zü’l-Bicâdeyn’e gıpta ettim. O an;

«Ne olurdu bu kabrin sahibi ben olaydım! Keşke oraya bu iltifât-ı Peygamberî ile gömülen ben olsaydım!» diye ne kadar arzu ettim.” (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 183)

Zü’l-Bicâdeyn, bir garip sahâbî idi. Fakat fedâkârlığı 1.400 seneden beri gönüllerde devam ediyor. Kendisinden sonra gelen büyük kitlelere hâliyle sohbet veriyor, onları irşâd ediyor.

Çünkü
Tenlerin hayâtiyeti bir «zıll-i zeval», kaybolan bir gölge. Karakter ve şahsiyetler ise fâni hayatta sonra unutulmaz. Kıyâmete kadar gönüllerdeki tahtı devam eder.

Hazret-i Ali –radıyallâhu anh– buyurdu ki:

“Öyle kâmil bir hayat yaşa ki, insanlar dünyadayken seni özlesinler. Vefâtından sonra da sana hasret kalsınlar!”

Onlar bu şekilde yaşayan ve gıpta edilen öyle nümûne-i imtisal şahsiyetler ki;

Her biri;
Canıyla karakter ve şahsiyet…
Malıyla karakter ve şahsiyet…
Evlâdını Allah yolunda yetiştirmesiyle karakter ve şahsiyet…
Evlât yetiştirmekteki şahsiyete en güzel misal Abdülkādir Geylânî -kuddise sirruh- Hazretleri ve onun muhtereme annesidir.

Kaynak: osmannuritopbas.com

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
GÜNEŞ’İN “GEZEGEN YİYEN” İKİZ KARDEŞİ BULUNDU

Şili'deki La Silla Rasathanesi'nde yer alan 3,6 metrelik teleskobu kullanan araştırmacılar, HIP 68468 yıldızının yörüngesinde biri Neptün’den yüzde 50, diğeri...

Kapat